Aziz Hüdai Hazretleri

Aziz Mahmud-ı Hüdâî (Üsküdârî) K.S




Aziz Mahmut Hüdayi İçin Yeni Tabela



Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti.

Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar.

Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek;

"Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu.

Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi.

Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler.

Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.





Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin Eserleri

Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır.

Bu eserlerden bâzıları şunlardır:

1) Nefâis-ül-Mecâlis,

2) Tecelliyât,

3) Dîvân-ı İlâhiyât,

4) Habbet-ül-Muhabbe,

5) Necât-ül-Garîk,

6) Tarîkatnâme,

7) Tezâkir-i Hüdâyî,

8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr Aleyhi Salevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr,

9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil,

10) Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb,

11) El-Feth-ül-İlâhî,

12) Hâşiyet-ül-Kühistânî fî Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî,

13) Hayât-ül-Ervâh ve Necât-ül-Eşbâh,

14) Tarîkat-ı Muhammediyye,

15) Vâkıât,

16) Şerhun alel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye,

17) Mensûr Mevlîd-i Nebî...


Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri

Bir mükaşefe esnasında Hz. Peygamber'in kendisine (seyyid olduğu hususunda) işarette bulunduğunu, bu sebeble "seyyidlik" alameti olan yeşil sarık taktığı birçok kaynakta zikredilmektedir.

Aziz Mahmud’un (K.S), Hz. Hasan’ın [Radıyallahu anh] torunlarından olduğu, ellerinde senetlerinin olmaması sebebiyle “seyyidlik” iddiasında bulunmadığı kaynakların çoğunda yine rivayet olarak geçmektedir. 

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri (K.S) önceleri başına beyaz sarık sarıyormuş.

Bir mükaşefe esnasında Hz. Peygamber’in kendisine (seyyid olduğu hususunda) işarette bulunduğunu, bu sebeble “seyyidlik” alameti olan yeşil sarık taktığı birçok kaynakta zikredilmektedir.

Kendisine verilen sıfatlardan “Aziz” ve “Seyyid” ifadelerinin, “efendi, kutlu, yüce” anlamlarında mı yoksa Hz. Muhammed’in (SAV) soyundan oluşuna mı delalet ettiği hususunu bizzat kendisinin bir ilahisine dayanarak yorumluyoruz:

N ‘ola eylersen Hüdayi’ye nazar
Ceddüm ü pir imsin ey Kan-ı Ata

Kaynak : Nasihatler.com


BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR

"Ey oğul!

Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma.

Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma.

Edebe çok riâyet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır.

Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun.

Dünyâ sevgisini gönülden çıkar.

Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

Ey oğul!

Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir.

Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz.

Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil."



“Efendi 2 Yanlışlarla Dolu”

Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ Hüdayi ile ilgili iddiaları cevaplandırdı...

Altınoluk: Saygıdeğer hocam! Son günlerde basına da yansıyan Soner Yalçın’ın Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı kitabını okudunuz mu? Bu kitap, sizin hem başkanı olduğunuz vakıfla, hem de akademik çalışmanızla yakından alakalı.

- Evet okudum. Haberim olduğunda aldırdım inceledim. Özellikle Altıncı bölüm, sizin de işaret ettiğiniz gibi, başkanı bulunduğum Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı üzerinde ilmi çalışmalar yaptığım Hüdayi Dergahı ile ilgili değerlendirmeler ihtiva ediyor. Ayrıca bizzat Aziz Mahmud Hüdâyî’den bahseden bölümler de var. Ancak bizim çalışmamıza atıflar yok. Bilgi olarak istifade edilmiş gibi görünüyor. Ama her nedense gerek dipnotlarda gerekse bibliyografyada atıfta bulunulmamış. Sadece bizim çalışmamıza değil, bizden önce ve sonra yapılmış Ziver Tezeren’in, Fevziye Abdullah Tansel’in ve Kemaleddin Şenocak’ın çalışmalarına da atıfta bulunulmamış.

Altınoluk: Öncelikle Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin kendisi ile ilgili yapılan değerlendirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Efendim isterseniz önce bu bölümdeki bir başlıktan başlayalım. Sabetayistlerin Kontrolündeki Dergâh başlığından... Kitabın sorunlu yapısını bu başlıktan anlamak mümkün. Çünkü bölümü baştan sona okuduğunuz zaman bunu destekleyecek bir malzeme bulamıyorsunuz. Yazar, sadece Ilgaz Zorlu’nun eserinde bahsedilen bu konuyu başlığa çıkarmış. Buna bağlı olarak Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri, vakfı ve vakfa bağlı şahıslarla alakalı bir takım isnadlarda bulunmuş.

Altınoluk: Anlaşıldığı kadarıyla Ilgaz Zorlu, birçok yazarın Sabetayistlerle ilgili yapmış olduğu çalışmaya kaynaklık teşkil ediyor. Kendisiyle hiç görüştünüz mü?

- Kendisiyle iki defa görüştüm. Görüşmelerimizde çalışmalarım sebebiyle Hüdâyî dergâhı ile Sabetayistlerin ilgisine dair bir bilgi, belge ve vesikaya rastlayıp rastlamadığımı sordu. Ben de bu konuda böyle bir şeye rastlamadığımı söyledim. Kendisi duyumlarından bahsetti. Ben sordugumda somut bir örnek veremedi. Hüdâyî türbesinin girişinde bulunan Ehl-i Cennet Mehmed Efendi’nin mezarı avlusundaki Mührü Süleyman gibi bazı çıkarımlarının kaynağı gibi gözüküyor.

Altınoluk: O zaman bu şahıs duyumlarını ve çıkarımlarını ortaya koyuyor.

- Evet, söyledikleri ve yazdıkları sadece kavlî mücerredden ibaret.

Altınoluk: Kitaba geri dönersek, Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleriyle Sabetayistlerin ilişkisi iddiası, Ilgaz Zorlu’nun söyledikleri ile Bülbülderesi Mezarlığı meselesine dayanmaktadır. Bu Bülbülderesi Mezarlığı nedir hocam?

- Bülbülderesiyle ilgili mesele, 1628 yılında Hüdâyî hazretleriyle aynı yılda vefat etmiş olan asâdarı Osman Dede’nin kabrinin orada bulunmasına dayandırılıyor. Söz konusu mezarın Bülbülderesinde bulunması bazılarında burasının bir Celvetî veya Hüdâyî mezarlığı olduğu intibâını uyandırmıştır. Nitekim bu kitapta da buna atıfta bulunularak “Orası bir Hüdâyî veya Celveti mezarlığıydı. Burada gömülmek için mutlaka Hüdâyî dergâhından izin alınmak gerekiyordu,” deniliyor. Ardından da 1900’lü yılların başında oraya gömülmeye başlayan Sabetayistlerle bir irtibat kurulmak isteniyor. Halbuki tarih olarak bakarsak Asâdar Osman Efendi’nin ölümü 1628, Sabetayizmin kurucusu olan Sabetay Sevi’nin doğum tarihi 1626. Yani; Sabetay Sevi iki yaşındayken Asadâr Osman Dede ölmüş. Bunların tarihî süreçte yakınlıkları fiilen ve fizîken mümkün değil. Öbür taraftan Asâdar Osman Dede’nin bulunduğu bu yere Sabetayistlerin gömülmüş olması sebebiyle Sabetayistlerle ilişkilendirilmesi yanlış bir çıkarımdır. Çünkü Üsküdar’ın her muhitinde ve her semtinde Hüdâyî hazretlerinin doğrudan halîfesi ya da dergâhında şeyhlik yapmış kimselerin gömülmüş olduğunu görüyoruz.

Ayrıca Bülbülderesinde Asâdar Osman Dede’den başka pek çok insan medfun bulunuyor. Tarihî süreç içinde pek çok insan buraya gömülmüş. 1900’lü yılların başından itibaren Sabetayistler de buraya gömülmeye başlanmış. Bülbülderesi mezarlığı önceden beri var olan bir mezarlık. Orasının Celvetî mezarlığı olması söz konusu değil. Böyle bir Celvetî mezarlığı aranıyorsa o da, türbenin yanındaki hazîrede olmalıdır. Nitekim orada yatanların çoğu Hüdâyî ve Celvetî mensubudur. Hüdâyî hazretlerinin eşi, çocukları ve torunları orada bulunmaktadır. Bülbülderesinde değil.

Bildiğim kadarıyla Bülbülderesi Mezarlığı da üç dört adadan oluşmaktadır. Sabetayistlerinki ise sadece birisidir. Bu civarda Osman Dede’nin kabri de vardır. Bülbülderesinin Üsküdar’a yakın kısmında Şeyh Camii var. Şeyh Camii avlusunda Devâtî Mehmed ve Devâtî Mustafa Efendi gibi Celvetî mensupları medfun bulunmaktadır. Celvetî büyüklerinden Selâmi Ali Efendi Kısıklı’ya, Ali Fenâyi Efendi Pazarbaşı’na, Ehl-i Cennet Mehmed Efendi Hüdâyî külliyesi civarına, Halil Paşa yine külliyenin kıble istikametine defnedilmişlerdir. Hüdâyî mensuplarının mezarlarını hemen hemen Üsküdar’ın her tarafında görmek mümkündür. Üsküdar’da 10’un üzerinde Celvetî dergâhı bulunmaktadır. Dolayısıyla asadar Osman Dede’nin kabrinin burada bulunması sabetayistlik iddiasını destekleyecek bir malzeme değildir.

Altınoluk: Hocam Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri hakkında araştırma yapan biri olarak Bülbülderesi mezarlığının, Celvetî veya Hüdâyî mezarlığı olmadığını kesinlikle söyleyebilir misiniz?

- Kesinlikle evet. Ayrıca şunu da söylüyorum: O mezarlık sadece Sabetayistlerin mezarlığı da değildir.

Altınoluk: Yazar, bu iddiasını kuvvetlendirmek için Haşim Baba’dan bahsetmektedir. O’nun cenazesinin Hüdâyî dergâhına kabul edilmediğini, bununla da dergâhın kendisine göre bir cenaze kabul etme uygulamasının olduğunu söylüyor.

- Oradaki olay çok farklı. Haşim Baba Hüdâyî dergâhına defnedilmek için değil cenazesi kılınmak için getirilmiştir. Haşim Baba, Celvetî mensubu olmakla birlikte sonradan Mısır’a giderek orada Kaygusuz Abdal Bektâşî Tekkesine intisab etti ve Bektâşîliği benimsedi. Hüdâyî Şeyhi Büyük Rûşen Efendi onun cenazesinin dergâhta kılınmasına, inanç ve düşüncelerini onaylamak anlamına geleceği için rızâ göstermemiştir. Haşim Baba’nın cenaze namazı bu yüzden Ehl-i Cennet Mehmed Efendi hazîresi önünde kılındı ve kendi dergâhı olan Karacaahmet mezarlığındaki Bandırmalı Tekkesine gömülmüştür.

Altınoluk: Kitapta Bursalı İsmail Hakkı hazretlerinden tutun birçok dergâh takipçilerinin isimleri geçiyor, bağlantılar kuruluyor. En son olarak da “Mehmed Esad Düzgünman” adında bir şahsiyetten bahsediyor. Mehmed Esad Düzgünman ile Aydın Bolak arasında bağlantı kuruluyor. Kitapta genel manada Türkiye’de şöhretli bazı projelere imza atmış insanlarla bağlantı kurulup bırakılıyor. Kitabın genel eğilimi bu şekilde. Burada konu Mehmed Esad Düzgünman’ın Aydın Bolak ile bağlantısı, Aydın Bolak’ın da Türk Petrol Vakfı, Türk Polis Vakfı gibi vakıflarla ilişkisine getirilip orada bırakılıyor. Sanki burada üstü örtülü olarak hâkim unsurlarla irtibat fikri savunuluyor. Mehmed Esad Düzgünman hakkında bilgi verebilir misiniz?

- Kitapda “Hüdâyî dergâhında son postnişin” olarak takdim edilen Sayın Düzgünman, adından sıfatına kadar yanlış ifadelerle tanıtılmaktadır. Düzgünman’ın adı Mustafa’dır. Eserde ise Mehmed Esad olarak verilmektedir. Görevi türbedarlıktır, postnişin değildir. Kendisi Celvetî mensubu da değildir. Son postnişin Abdulgafûr Âbid Efendi’dir. Onun vefatı 1946’dır. Ondan sonra dergâhta postnişinlik diye bir görev yapılmamıştır. Abdulgafûr Âbid Efendi de 1925 yılında Mehmed Gülşen Efendi’nin vefatı üzerine şeyhlikle görevlendirilmiş; henüz tekke ve zaviyeler kapatılmadığı için son postnişin kabul edilmiştir. Kanun çıktıktan sonra hitabet görevini sürdürmüş, ama şeyhlik vazifesi sona ermiştir. Bu bakımdan biz çok kısa da olsa resmen postnişin olduğu için son postnişin olarak Abdulgafûr Âbid Efendi’yi görüyoruz.

Altınoluk: Hocam, kitabın ilerleyen sayfalarında Aziz Mahmûd Hüdâyî dergâhına sahip çıkıp, Aziz Mahmûd Hüdâyî adıyla burada vakıf kuran bir aileden; Topbaş ailesinden bahsediliyor. Bunların Hüdâyî dergâhı ile alakası nedir?

- Hüdâyî Dergâhı, 1925 yılında çıkan 677 sayılı tekke ve zaviyeler kanunu ile tekke fonksiyonunu kaybetmiştir. Hatta kütüphanesi de oradan alınmış Hacı Selim Ağa Kütüphanesine taşınmıştır. Artık orada tekke-dergah yoktur, sadece cami vardır. Dolayısıyla 1985 yılında kurulan ve 1986 yılı başında tescil edilen Aziz Mahmud Hüdâyî vakfının kadîm Hüdâyî Mahmud Efendi vakfı ve dergâhı ile hukuki ve organik bir bağlantısı yoktur. Kurucular arasında Celvetî meşreb kimseler de yoktur. 1925 yılında imaretin tüten ocağı tütmez olmuş, camiin etrafı mezbelelik haline gelmiş 1985 yılına kadar diğer sosyal hizmetler yapılamamıştır. Benim doktora tezim 1983’te tamamlandı. Aynı yıllarda Üsküdar’da oturan bir grup işadamı ve akademisyen ile burada bir vakıf kurmaya karar verdik. Amacımız Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin 300 küsur sene önceki sosyal hizmetlerini devam ettirecek bir sivil toplum kuruluşu kurmaktı. 20 kişilik kurucular kurulu oluşturuldu. Vakıflar Genel Müdürlüğünden Aziz Mahmud Hüdâyî vakfiyeleri alındı ve onların sosyal perspektifleri ışığında yeni vakıf senedi oluşturuldu.

Altınoluk: Siz ilgilenmeye başladığınızda oranın görüntüsü nasıldı?

- Biz çalışmalarımıza başladığımızda orası çok metruk bir haldeydi. Yani gerek hazîrenin (Hazretin Kabrinin) olduğu yerler, gerek şadırvan, gerek cami ve diğer kısımlar harabe haldeydi. Pislik içindeydi. Çer çöp içindeydi. Tabi ki imâret de çalışmıyordu.

Altınoluk: Yani Sabetayist desteği almış bir ortam var mıydı?

- Bu ironik suali sormakta haksız sayılmazsınız. Sabetayistlerle ilgisi olsa burayı böyle harabe halde bırakmazlardı değil mi? Bakın şimdi: Ben 1977 de tez çalışmasına başladım. Cami bile çok harap bir haldeydi. Restorasyon için Vakıflar Genel Müdürlüğünden izin ve destek alındı. Hünkar Mahfeli harap haldeydi. Yani Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri gibi sultanlara önderlik yapmış birinin medfun bulunduğu yerin harap bir halde olması Üsküdar’da oturan insanları üzüyordu. Biz Hüdâyî Hazretlerinin bu çevreye şefkat dağıtan hüviyetini nasıl canlandırabiliriz diyerek ilk olarak imâret işine başladık. Orada sıcak bir aş pişsin ve fakirlere dağıtılsın diye yola çıktık. Hamdolsun bu idealimiz kısa zamanda gerçekleşti.

Altınoluk: Yani sonradan devr alındı.

- Evet 1985’te vakfı kuran ekibin 1920’lerde bulunduğu öne sürülen ekip ile hiçbir bağlantısı yoktur. Zaten 1920’lerde orada kimlerin bulunduğunu ne Sayın Soner Yalçın ne de Sayın Ilgaz Zorlu söyleyemiyorlar.

Altınoluk: Muhabbetiniz var mı Hüdâyî Hazretlerine?

- Elbette. Ben Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri ile ilgili tez hazırlamış ve onu yakından tanımış bir insanım. Bu yakından tanıma bir sevgi ve hayranlık uyandırıyor. Ayrıca Hüdâyî hazretleri bu ülkenin insanlarının gönül dünyasını imarda, sultanların, devlet ricâlinin Hak ile buluşmasında rehberlik etmiş bir mürşiddir. Şiirleriyle, ilâhileriyle, hizmetleriyle son derece müessir olmuştur. Yunus tarzında söylediği şiirleri bize ilâhi aşkı anlatıyor. Bizim için Mevlânâ gibi Yûnus gibi Hacı Bektaş Velî gibi mana sultanıdır Hüdâyî hazretleri.

Altınoluk: O zaman 1985 yılında Üsküdar’da bir grup işadamı ve gönül insanıyla oluşturulan bu birliktelik Hüdâyî hazretlerinin sevgisi sonucu oluşmuş.

- Evet, kesinlikle.

Altınoluk: Sizin okuduğunuz nüshayı inceleme fırsatım oldu. Birçok yeri çizmişsiniz ve çarpı koymuşsunuz. Bunlar bilgi yanlışlarını mı gösteriyor? Bir örnek verebilir misiniz?

- Meselâ Hüdâyî âsitânesinde postnişin olmuş olan silsilede yer alan insanların isimleri bellidir. Ancak yazar her nedense merkez tekkedeki silsileyi bırakarak Balkanlarda gelişen bir silsileyi Hüdâyî silsilesi olarak öne çıkarmaktadır. Çünkü bu silsilede Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri vardır ve o da Aydos doğumludur; yani Rumelilidir. Daha önemlisi İbn Arabî ekolüne yakın bir çizgi izlemiştir. Yazar buradan kalkarak İbn Arabî’ye oradan vahdet-i vücûda, oradan Kabalizm’e, oradan Sabetayizm’e geçmeğe çalışmaktadır. Bu iddiaların ilmi bir mesnedi yoktur.

Altınoluk: Bütün bunlarda planlanan hedef nedir sizce?

- Niyet okuyuculuk yapmayalım ama Hüdâyî dergâhı ve vakfı etrafında Sabetayizm ve Yahudilikle alakalı çağrışımlar uyandırılmak isteniyor. Ama açıkça ifade edeyim ki bu baştan aşağıya abesle iştigaldir.

Altınoluk: Hüdâyî vakfını kurmak için yola çıkarken sizinle beraber bazı yol arkadaşlarınız var. Kitapta bu kişilerden uzunca bahsediliyor. Daha açık söyleyeceğim Topbaş’lar ve Musa Topbaş’tan bahsediliyor.

- Evet, deyim yerindeyse “Gri propaganda”dan herkes nasibini alıyor. Yazar imalarla herkese bir şey kondurmaya çalışıyor. Ama bunlar yanlış şeyler. Topbaşlar Hüdayi Vakfında var, ama diğer bütün hayır hizmetleri işinde de var.

Altınoluk: Size son olarak çok direkt bir soru sarayım izin verirseniz: Vakfın Başkanı olarak Sabetayistlerin vakıf içerisinde bir etkisi, bir gücü var mı?

- Ben de size çok direkt biçimde söyleyeyim. Böyle bir şey asla olmadı, olamaz. Hadi biraz da ironi olsun: Bildiğim kadarıyla vakfa gelen ilk Sabetayist ziyaretçi Sayın Ilgaz Zorlu’dur. O da akademik çalışmalarımız sebebiyle bizden bilgi almak maksadıyla gelmiştir. Ancak Hüdâyî külliyesi bir dergâhtır, Hak kapısıdır her türlü insan oraya gelebilir. Tarih boyunca da gelmiştir. Gizli din taşıyan insanlar da oraya gelir mi, gelmiş midir, bunu hiç kimse bilemez. Bizim gizli inanç ölçer bir aletimiz yok. Burada böyle bir grubun müessiriyetini ve dergâhı kontrol ettiğini söylemek ya bilgi eksikliğinden ya da başka niyetlerden dolayıdır diye düşünüyorum.

Altınoluk: Hocam, çok teşekkür ediyoruz.


“Bir Bühtan Belgesi”

Efendi - 2’deki iddialar akıl dışı, iz’an dışı, edeb dışı bir çabanın ürünü

Soner Yalçın'ın "Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı - efendi 2" isimli kitabı, ihtiva ettiği ima ve isnadlarla bir çok tartışmayı gündeme getirdi. İsnad ve imaların en asılsızını ve çirkinini ise merhum Musa Topbaş Efendi'ye, Topbaş ailesine ve Hüdayi Vakfı'na yöneltti.

Bütün hayatı nezih bir Müslüman olarak geçen merhum Musa Topbaş Efendi hakkında yapılan isnad ve imalara cevap vermek zorunda kalmak çok üzücü olsa da kitapta yer alan ima ve isnadlarla kamuoyunun zihninin bulandırılmasına da göz yumulamaz. Onun için aşağıdaki değerlendirmelerin yapılması zarureti doğmuştur:

1. Kitabın hiçbir yerinde açık bir itham - ilgilendirme olmamakla birlikte, İbn Arabi, İsmail Hakkı Bursevi, Kabala, Sabatay Sevi, Tasavvuf, Aziz Mahmut Hüdayi, Hüdayi Dergahı, Hüdayi Vakfı, ailenin geliş seyri... gibi akıl almaz bağlantılarla "Sabetayist" algısının ortaya çıkarılmak istendiği anlaşılmaktadır. Hatta "Sabetayist Ilgaz Zorlu, Aziz Mahmut Hüdayi Dergah'na maddi yardımda bulunduklarını söylüyordu. Ama sanırım, Musa Topbaş'ı kastetmiyordu!.." gibi cümlelerle bile malesef bu "kötü niyet" sergilenmektedir. Yazarın bu kötü niyetin farkında olmadığını düşünmek zor. Merhum Musa Efendi'nin çocukluk döneminde Fransızca öğretmeninin Yahudi asıllı olması da, yazarın imaları için önemli bir destek malzemesi gibi sunulmaktadır.

Bu yaklaşımın sadece Musa Efendi için değil, herhangi bir insan için de çok sağlıksız, yanlış, zihin karartıcı olduğunu belirtmek isteriz. Musa Efendi için ise, gerçekten onun ruhunu inciten bir nitelik taşıdığı muhakkaktır.

2. Musa Efendi'nin içinden geldiği Topbaş ailesi saf bir Anadolu kenti olan Konya - Kadınhanı menşe'lidir. Irki mensubiyeti bir kişilik kıstası olarak görmek İslam'ın ölçülerine uygun düşmez. Bununla birlikte bunu bir itham vesilesi gibi kullananlara bildirmek gerekiyorsa, bu ailenin kökenlerinin Türk olduğu tarihi bir gerçektir. Ailenin şeceresine bakıldığında da Topbaşzade Ahmed Kutsi Efendi'nin 1810 yılında Konya - Kadınhanı'nda dünyaya geldiği görülüyor. Bu tarih, Soner Yaçın'ın bölgeye Rumeli göçmenlerinin yerleştirildiğini bildirdiği tarihten 70 - 80 yıl, yani bir nesil öncedir.

Ama İslam'ın nezih ölçülerini bir kere daha hatırlatırsak, bilmeliyiz ki hepimiz Adem'in çocuklarıyız ve bir yerde atalar birleşiyor. Kimbilir, kimin soyu bilmem kaç nesil sonra kimlerle birleşir. Kim bilir kimin soyu bilmem kaç nesil önce hangi atada buluşmuştur. Hangimiz kaç nesli kontrol edebiliyoruz?

3. Musa Efendi'ye gelince, bu güzel insan, nezih bir Müslüman gibi yetiştirildi, yaşadı ve bu dünyadan göçtü. Ailesi, onun islami eğitimi üzerinde titrediği gibi, başka bilgilerle donanması üzerinde de titredi. Fransızca öğrenmek de bu nitelikte bir hassasiyetin ürünüdür. Yabancı dil eğitimi, bir nakise değil. Bu eğitimi bir Yahudi'den veya herhangi bir yabancı okuldan almış olmak da nakise değil. Şu an Türkiye'de insanlar herhangi bir yabancı dili, çok farklı kaynaklardan öğreniyorlar. Soner Yalçın'ın kitabında Musa Efendi'den "Öğretmeni Yahudi olan cemaat önderi" (s.377) gibi bir ifadeyle bahsediliyor. Burada örtülü bir suçlama var. Soner Yalçın'ın telmihlerini "Yahudi etkisinde kalmış olmak" gibi bir suçlama olarak alırsak, İngilizceyi bir İngiliz hocadan öğrenenin biraz İngilizleşeceğine, Amerikalıdan öğrenenin biraz Amerikanlaşacağına inanmamız gerekir. Bu yaklaşıma göre Türkiye'nin kaçta kaçı hangi milletten oluyor? Bu yaklaşımın insafı var mı?

4. Musa Efendi için Sabetayizm ithamı akıl dışı, iz'an dışı, edeb dışı, ahlak dışı bir gayretin ürünüdür. Bu itham asla kabul edilemez. Hatta böyle bir ithamı cevaba, redde layık görmek bile üzüntü vericidir. Ne yazık ki Türkiye böyle saçmalıklarla uğraşılan bir ülke oldu.

Bununla birlikte köken arama niteliğindeki bu tartışmalar, bir yandan insanları ırki mensubiyetleri sebebiyle şüpheli hale getirmeye, bir başka yandan samimi ihtidaları "dönmelik" suçlamasına maruz bırakmaya yönelmiştir. Adeta çamur atma yarışı yapılıyor.

İslami ölçüler açısından bakıldığında ilkesel olarak belirtmek gerekir ki, samimi bir mühtedinin sürekli "dönme" suçlamasına muhatab kılınması doğru değildir.

Bu açıdan, eğer Sabetayizm samimi bir inanç değişmesini değil de, gizli bir örgütlenmeyi anlatıyorsa, onun inanç değerlendirmesinden öte, istihbari bir mahiyeti var demektir ve devlet birimleri onunla ilgilenmelidir. Kişisel planda dinde samimiyet ise ayrı bir konudur. Önceki kökeni ne olursa olsun, "Ben Müslümanım" diyen bir insanı dışlama hakkı hiç kimsede yoktur. Peygamberimiz bu noktada "Münafık" diye bilinen iki kişilikli insanları bile deşifre etmemiştir. Soner Yalçın'ın her iki "Efendi"de ortaya koyduğu "Sabetayist" bağlantılarının her birini irdeleme imkanımız elbette bulunmuyor, ama, en azından imalara hedef kılınan Musa Efendi örneğine bakarak bu bağlantıların fütursuzca kullanıldığını düşünmek ve bunu yadırgamamak mümkün değil. Eğer bütün bilgiler Musa Topbaş, Topbaş Ailesi ve Hüdayi Dergahı örneğinde kullanılanlar gibiyse, ortada gerçekten dramatik bir yazarlık öyküsü bulunuyor demektir.

5. "İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdırlar" denilir. efendi 2'nin yazarı acaba Musa Efendi'yi tanıyor muydu? Tanısa, onun muazzez hatırasına dil uzatmayı gene de düşünür müydü? Hiç sanmıyoruz. Utanırdı, yüreği isyan ederdi elinin yaptığına... Çünkü Musa Efendi'yi tanıyanlar onun öncelikle "Güzel bir insan, güzel bir Müslüman" olarak yaşadığına tanıklık edeceklerdir. İş hayatı temiz duru, aile hayatı temiz duru, insan ilişkileri temiz duru, zayıf güçsüz, kimsesiz insanlara şefkati en önde bir insan... Zenginliğini ihtiyaç sahipleriyle böylesine zarafet içinde paylaşan kaç insan gösterilebilir? Malında yoksullara pay ayıran, dullar için yetimler için kazancında hep bir miktar fon bulunan, hastalara hizmet için klinik, yaşlılar için huzurevi yaptıran.... Öte yandan Türkiye sevdası önde, Türkiye'nin huzuru için hep dua halinde bulunan... Çevresindeki insanlara, memleket sevgisi yanında nezih bir islami hayatı öğütleyen... Fazileti, erdemi şahsiyetinin tabii bir tezahürü haline getiren... Dostluğu aranan... Bulunduğu ortamda huzur ve sekinetin hakim olduğu.... Daha neleri saymalı Musa Efendi'yi anlatmak için... Ak libaslar içinde bir insana elinizden bir çamur sıçradığını düşünün. Utanırsınız. Musa Efendi'yi tanımış olsaydı yazar, bu kitaptan utanırdı muhakkak.

6. Kitabın bu haliyle yayınına devam etmesi, bir bühtan belgesi olarak yayın tarihine girmesi sonucunu doğuracaktır. Temennimiz, Soner Yalçın'ın bir hakkaniyet duyarlılığı göstermesi ve insanların temiz ve nezih hatıralarına karşı gösterilen saygısızlığı gidermesidir. Yazarlık, doğru tanıklığı gerektirir. Temelsiz imalarla nezih hatıralara dil uzatmak onurluca bir yazarlık tavrı değildir.

KAYNAK : http://www.hudayivakfi.org/aziz-mahmud-hudayi-hazretleri/iddialara-cevaplar.html

Soner Yalçın’ın kaleminden çıkan "Efendi 2" kitabı, kamuoyunda tartışmalara ve tepkilere yol açmıştır. Kaynağı belirtilemeyen iddialara yer veren "Efendi 2" kitabı 2006 yılında Doğan Kitap yayınevinden yayınlanmıştır.

İnceleme ve araştırma yazı türündedir.

İddia 1: S.Yalçın’ın Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın 1953-1979 yılları arasında türbedarlığını yapan Mustafa Düzgünman’ı, Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın son postnişini/şeyhi sanması ve onun dini musiki dersi aldığı hocalarının sabetayist olduğundan şüphelenerek Düzgünman’dan da şüphelenmesi:

- M.Esat Düzgünman Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın son postnişiniydi. Düzgünman’ın dayısı Necmettin Okyay, dini musiki dersi aldığı hocaları Üsküdardaki Rifai Dergahı şeyhi Taceddin Yalım ve Hüsnü Sarıer’di. Yalım, Mardin ailesinin hısımıydı. “Efendim! Hep aynı isimler mi? İyi. Demek iz üzerindeyiz.” (Efendi 2 Sh. 374-375) [1]

Bahse konu Düzgünman’ın adı Mustafa iken ve Mustafa Düzgünman Türk Ebru Sanatı’nın bir büyük ustası olarak geniş kesimlerce tam adıyla bilinen ve tanınan bir kişi iken Soner Yalçın’ın ondan Mehmet olarak bahsetmesi oldukça gariptir.[1]

Soner Yalçın, adını bile bilmediği Mustafa Düzgünman’ı Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın son postnişini/şeyhi diyerek takdim etmiştir. Halbuki Düzgünman başka bir tarikattan, Hamzavi-Melami meşreptendir. Hamzavî-Melâmî meşreb Eşref (Ede) Efendi ve Melâmi Abdullah Bey'in kendisinin attar dükkanının müdavimleri olduğu bilinmektedir.[2]

İddia 2: Bir muhalden çıkarılan bir ihtimal/Bülbülderesi dergah mezarlığı olabilir: -Osmanlı döneminde tarikatların özel mezarlıkları vardı. Bülbül Deresi Mezarlığı’nın Osmanlı döneminde bir dergah mezarlığı olması büyük ihtimal.[3]

2. Adım: İhtimalden netleştirmeye/ Bülbülderesi “Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın Özel Mezarlığı”dır: - Bülbül Deresi Mezarlığı’nın girişinde “Asadar Baba Türbesi” var. (Efendi-2 Sh. 365) Asadar Baba Aziz Mahmud Hüdayi’nin halifesi. Bu nedenle burası “Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın Özel Mezarlığı”dır.[4]

3. Adım: İddianın Keskinleştirilmesi/Buraya defin ancak Hüdayi Dergahı yönetiminin izniyle olur: - Aziz Mahmud Hüdayi Asitanesi yönetimi izin vermeden mezarlığa (Bülbülderesi) dışarıdan birileri gelip cenaze defnedemez.[5]

4. Adım: Başka bağlantılara geçiş/Mezarlıkta bağlantı varsa başka bağlantılar ve ilişkiler de vardır: - Sabetayist/Karakaşilerin cenazeleri Bülbülderesi Mezarlığı’na geçmişten günümüze rahatça defnedilebiliyorsa; Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı ile bu grubun geçmişte başlayan bir ilişkileri var demektir.[5]

Sabetayistler, günlük hayatlarında nasıl İslam perdesi arkasına saklandılarsa, mezarlıklarında da aynı yöntemi takip etmişler, Müslüman mezarlıkları arkalarına kendi mezarlıklarını saklamışlardır. Sabetayistler, Bülbüldere'sinde de mezarlıklarını Asadar Baba Türbesinin ve Müslüman mezarlarının arkasına saklamışlardır.

Aziz Mahmud Hüdayi Dergahı’nın özel mezarlığı (haziresi) kendi türbesinin olduğu yerdedir:Aziz Mahmud Hüdayi Camii Haziresi [6][7]

İddia 3: Asadar Osman Efendi’nin türbesinden hareketle Bülbülderesi Mezarlığı ile Aziz Mahmud Hüdai ismi ve Celveti Asitanesi arasında bağ kurmak.

Asâdar Baba'nın Sabetay Sevi ile bir ilişkisinin olması imkansızdır. Çünkü Asadâr Osman Baba vefat ettiğinde Sabetay Sevi daha henüz iki yaşındadır. Asâdar Baba'nın vefatı 1628, Sabetayizmin kurucusu olan Sabetay Sevi’nin doğum tarihi 1626’dır[8]. Dolayısıyla bu iki ismin tanışması ve görüşmesi fiilen ve fizîken mümkün değildir.

İddia 4: “Asâdar Osman Baba’nın Türbesinin ve Müslüman mezarlarının arkasına Sabetayistlerin gömülmüş olması sebebiyle, Sabetayistlerle ilişkilendirilmesi.

Üsküdar’ın her muhitinde ve her semtinde Hüdâyî hazretlerinin doğrudan halîfesi ya da dergâhında şeyhlik yapmış kimselerin gömülmüş olduğu görülmektedir.

Söz konusu olan Asadar Baba Türbesinin ve bitişiğindeki Müslüman mezarlarının arkasında, Sabetayistlerin gizli bir mezarlık kuracak kadar geniş bir alanın bulunmasıdır.

"Bülbülderesinin Üsküdar’a yakın kısmında Şeyh Camii mevcuttur. Şeyh Camii avlusunda Devâtî Mehmed ve Devâtî Mustafa Efendi gibi Celvetî mensupları medfun bulunmaktadır. Celvetî büyüklerinden Selâmi Ali Efendi Kısıklı’ya, Ali Fenâyi Efendi Pazarbaşı’na, Ehl-i Cennet Mehmed Efendi Hüdâyî külliyesi civarına, Halil Paşa yine külliyenin kıble istikametine defnedilmişlerdir. Hüdâyî mensuplarının mezarlarını hemen hemen Üsküdar’ın her tarafında görmek mümkündür. Zira yalnız Üsküdar'da 10'un üzerinde Celvetî dergâhı bulunmaktadır. Dolayısıyla Asadar Osman Dede’nin kabrinin burada bulunması, O'nun sabetayist olduğu iddiasını destekleyecek hiçbir dayanak yoktur. Asadar Baba defnediltikten 250 yıl sonra ilk Sabetaycılar Asadar Baba türbesinin bitişiğindeki Müslüman mezarlığının arkasına gizlenerek Selanikliler mezarlığını oluşturdular. Zira İslam'ın arkasına gizlenmek Sabetaycıların doğal politikasıdır. Söz konusu mezarlıkta bazı mezartaşları İslami simgeler taşır, mezartaşlarında Ruhuna Fatiha yazar, fakat bu mezarlıkların çoğu kıbleye bakmaz[9][10].

Kaynaklar
  1. 1 -  a b Soner Yalçın, Efendi 2, syf. 374-375. 
  2. Ahmet Yüksel Özemre, a.g.e., syf. 24. 
  3. Soner Yalçın, Efendi 2, syf. 365. 
  4. Soner Yalçın, Efendi 2, syf. 365-373. 
  5. a b Soner Yalçın, Efendi 2, syf. 373. 
  6. Üsküdar Belediyesi İnternet Sayfası 
  7. İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Envanteri, 
  8. http://www.istanbulkulturenvanteri.gov.tr/kentsel-sivil-mimari/print/group_id//envanter_id/59600/data_table//data_key//value//page/1/limit/12 
  9. Sabetay Sevi,http://tr.wikipedia.org/wiki/Sabetay_Sevi
  10. http://www.odatv.com/n.php?n=bulbulderesi-mezarliginin-gizli-kalmis-sirlari-0703101200
  11.  İrwin M.Berg, Who are the Donmeh, 2008. www.kulanu.org
KAYNAK : http://tr.wikipedia.org/wiki/Mahmud_H%C3%BCdayi




DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?

Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu.

Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü.

Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?"

buyurdu.



Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü.

Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler.

Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi.

Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.


Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:

"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.

Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."

YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!


Kim umar senden vefâyı,

Yalan dünyâ değil misin?

Muhammed-ül-Mustafâyı,

Alan dünyâ değil misin?

Yürü hey vefâsız yürü,

Sensin hod bir köhne karı,

Nice yüzbin erden geri,

Kalan dünyâ değil misin?

Kimisini nâlân edip,

Kimisini giryân edip,

Âhir-i kâr üryân edip,

Soyan dünyâ değil misin?

Kasdedip halkın özüne,

Toprak doldurup gözüne,

Ehl-i gafletin yüzüne,

Gülen dünyâ değil misin?

Eğer şâh u eğer bende,

Her kişiyi salan bende,

Kimse mekân tutmaz sende,

Virân dünyâ değil misin?

Sihr ile donatıp kendin,

Meydana salan semendin,

Âleme mihnet kemendin,

Salan dünyâ değil misin?

İşin gücün dâim yalan,

Çok kişiden arta kalan,

Nice kere boşalarak,

Dolan dünyâ değil misin?

Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî'nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna gitti.

Hiç kimseye göstermeden, Mahmûd Hüdâyî'nin seccâdesinin yanına elindeki altın dolu keseyi bıraktı.

 Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî; "Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir. Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayr yoluna sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum." deyince, o zengin; "Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifâde ettiniz." dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzûrdan ayrıldı.



Gizli konulan kese !.. 

Bir gün zengin birisi, “Hazreti Hüdâyi”ye,
Geldi, büyüklüğünü görüp öğrensin diye. 

Mübarek sohbetini, dinleyince bir saat,
Düşündü ki, “Gerçekten bu, Allah dostu bir zat.” 

“Altın” dolu bir kese getirmişti gelirken,
Onu koydu bir yere, hiç belli ettirmeden. 

Biraz daha oturup, sonra ayrılmak için,
Hazreti Hüdayi’den, istediğinde izin, 

Buyurdu ki: (Evladım, bıraktığın paralar,
Hem dünya, hem ahiret saadetine yarar. 

Kabul etmek sünnettir, verilen hediyeyi,
Biz de kabul eyledik, bıraktığın keseyi.) 

O bunları duyunca, duygulandı çok fazla,
Hazreti Hüdayi’ye, tabi oldu ihlasla. 

Birgün de “Sultan Ahmet” bazı sevdikleriyle,
Gitti bir koruluğa, gezinmek gayesiyle. 

Bir yerde oturarak, istirahat ederken,
Hizmetçiler bir koyun kestiler ona hemen. 

Kızartıp padişaha eylediler onu arz,
O, elini uzatıp, kopardı etten biraz. 

Tam yiyecek idi ki, elindeki lokmayı,
Birden beliriverdi, “Aziz Mahmud Hüdâyi”, 

Ve ona buyurdu ki; (Padişahım dikkat et,
Sakın onu yeme ki, zehirli zira o et.) 

Bu ikaz üzerine, yemedi onu sultan,
“Hüdayi”de bir anda, gaib oldu ortadan. 

O etten biraz kesip, bir köpeğe verdiler,
Hayvanın onu yiyip öldüğünü gördüler. 

Zamanın padişahı, bir gün vezirlerinden,
Birini azl ederek, mührü aldı elinden. 

Yerine başkasını vezir tayin ederek,
“Mührü” ona gönderdi, bir kimseye vererek. 

Üsküdar yakasında, otururdu o ise,
Bu yüzden bir kayığa gidip bindi o kimse. 

Ve lâkin götürdü o mühürü elinden,
Denize düşürünce, geriye döndü hemen. 

Padişah o kimseyi “Yüzüğü bulsun” diye,
Gönderdi Üsküdar’da, “Hazreti Hüdayi’ye. 

O gelip arz edince, sultanın dileğini,
Seccadenin altına soktu hemen elini. 

O mühürü çıkarıp, koydu onun avucuna,
Suları damlıyordu, çok şaşırdı o buna. 

İşte bu mübarek zat, vefat etmeden önce,
Bütün sevdikleriyle helallaştı güzelce. 

Vasiyetini yazıp, söyledi şehadeti,
Sonra “Allah” diyerek, ruhunu teslim etti. 

Türbesi Üsküdar’da, kendi dergahındadır,
Ziyaret eyleyenler, çok faydalanmaktadır 


Edeb nedir? 

Bu zât bir sohbetinde buyurdu ki; (Ey insan,
“Alçak gönüllü” ol ki, Rabbimiz etsin ihsan. 

Hak teâlâ sevmiyor kibirli olanları,
Ve hattâ rahmetinden uzak eder onları. 

Dünya, “Gölge” gibidir, aldanma sakın aman,
O öyle bataktır ki, battıkça batar insan. 

Büyükler, çoban gibi koruyorlar bizi hep,
Bunun için onlara, çok lâzım saygı edeb. 

“Edeb”in bir târifi, “İtiraz etmemek”tir,
Büyüklerin sözüne, “Başüstüne” demektir. 

Zîra nefs-i emmâre, hep “Hayır” demek ister,
Mütevâzı olursa “Peki” deyip söz dinler. 

Yine unutmayın ki, azalmakta bu ömür,
İnsan çok yaşasa da, nihayet bir gün ölür. 

En büyük sermayesi, bu ömürdür insana,
Onu, boşa geçirmek yakışmaz Müslümana. 

Sağlıklı geçen ömür, çok büyük bir ni’mettir,
Maksat, salih amelle bu ömrü bitirmektir. 

Bir “Allah” söylemekle, bir iyilik bir ihsan,
Yapmakla âhirette kurtulur belki insan. 

Zîra âşikâr olur, yarın her amelimiz.
Günahımız çok ise nice olur halimiz? 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar;
(İbadet etseniz de, yine edin istigfar) 

Bir gün de buyurdu ki; (İtikad ve ameli,
Bozuk olanlar ile, aslâ görüşmemeli. 

Bid’at sahibiyle de, olmayın ki arkadaş,
Sizi de felâkete sürükler yavaş yavaş. 

Kendisini “Şeyh” diye tanıtırsa bir kimse,
Ve lâkin yaşayışı dîne uygun değilse, 

Hiç ona yakın olma, yakınsan ayrıl hemen,
Hattâ kaç o kimsenin bulunduğu beldeden. 

Zîra o çok sinsi bir hırsızdır, ondan çekin,
Dînini, îmanını çalar o zîra senin. 

O kişi gösterse de, çeşit çeşit keramet,
Şeytanın tuzağına düşürür seni elbet. 

Böyle sahtekârlarla olma sakın arkadaş,
Arslandan kaçar gibi yanlarından uzaklaş. 

Kim ki islâmiyyete uymuyorsa ihlâsla,
Onu, Allah adamı sanmayınız siz aslâ. 

Zâhid gibi görünüp, “Âlim” de olsa nâmı,
İslama uymadıkça, olmaz Allah adamı. 

İslâma uymayanın, her bir sözü “Zehir”dir,
Bu gibi kimseleri, hemen terk etmelidir. 

Tasavvufun yegâne maksadı şu ki hattâ,
Bir kolaylık duymaktır emirlere uymakta. 

Doğruyla yalancıyı ayıran bir fark vardır,
O da, Resûlullah’a her haliyle uymaktır.)


Kulluk makamı... 

Bu zât buyuruyor ki; (Bu yolda son derece,
Allahü teâlâyı tanımaktır iyice. 

Bu da, Hak teâlâda “Fâni olmak” demektir,
Herkesten yüz çevirip, yalnız O’nu sevmektir. 

Varlığın, sırf Allah’a mahsus bulunduğunu,
Ondan başka her şeyin, fâni, yok olduğunu, 

Anlamak demektir ki, “Tasavvuf” işte budur,
Bunu böyle anlıyan, maksada kavuşmuştur. 

O, Rabbinden gayriyi unutmuştur, tanımaz,
Ne kadar uğraşsa da, bir şey hatırlıyamaz. 

Hattâ kendini bile hâtırlamaz, unutur,
Rabbinden başkasını bilmez ve sevmez olur. 

Zîra kalp hastalığı şöyledir ki, bir gönül,
Allahtan başkasına eylemiştir temâyül. 

Ârif’in kalbi ise, parlak ayna gibidir,
Her işi dîne uygun ve ahlâkı iyidir. 

Allah’ın her emrine uymak ve her ibadet,
Böyle olan kimseye kolay gelir begâyet. 

Kendisini beğenmek, ucb ve riyâ gibi,
Kötü huylar bulunmaz kendisinde tabii. 

Yapar o her işini, “Allah için”, ihlâsla,
Onda, günah ve haram işlemek olmaz aslâ. 

Çünki nefs, itmînana, îmana kavuşmuştur,
Önceden âsi iken, şimdi mutî olmuştur. 

Tasavvufun gayesi, işte buna varmaktır,
Herkesten yüz çevirip, Allah’a kul olmaktır 

“Kulluk makamı”dır ki, tasavvufta son makam,
Kul, ancak bu makamda kulluk yapabilir tam.) 

Bir gün de buyurdu ki, (Merhametli olunuz,
Mü’minlerin kalbini, neş’eyle doldurunuz. 

Hizmet için de olsa, kalp kırmayın hayatta,
Kimseyi incitmeyin, kâfir de olsa hattâ. 

Çünki o da Allah’ın bir kuludur nihayet,
Onlara da acıyıp etmelidir merhamet. 

Ayrıca çok sakının, hem kibir ve gururdan,
Zîra şeytan kibredip, kovulmuştu huzurdan. 

İblis ki, yüzbin sene yapmış idi ibadet,
Meleklerin hocası olmuştu en nihayet. 

Ona bırakılmıştı idaresi göklerin,
Ona gıpta ederdi, cümlesi meleklerin. 

Lâkin kibirlenince, kaybetti bu ni’meti,
Allah’ın huzurundan tard olundu ebedî. 

Çünki o, “Ben Âdem’den hayırlıyım” diyerek,
Ona secde etmedi, bir an kibirlenerek. 

Rahmetin gelmesine, vesiledir tevâzu,
Zîra yüksek dağlardan aşağıya akar su. 

Gül, ovada yetişir, su aşağı akar hep,
Mü’minin zînetidir tevâzu, hayâ, edep.) 



Kimya ilmi... 

Aziz Mahmud Hüdâyi zamanında bir kimse,
“Kimya ilmi”ne karşı, meraklıydı nedense 

Birinden işitti ki; “Aziz Mahmud Hüdayi”,
“Gayet iyi bilirmiş kimya ilmini dahi.” 

Hemence geldi o gün, bu zatın hanesine,
Bu babda merakını arz etti kendisine. 

Dedi: (Kimya ilminde, çokmuş maharetiniz,
İsterim bana dahi, bunu öğretesiniz.) 

Aziz Mahmud Hüdayi, onun geldiği saat,
Bir asmanın altında, ederdi istirahat. 

O asma ağacından, koparıp bir yaprağı,
Okudu üzerine, birtakım duaları. 

Gözünü o veliden ayırmıyordu o zat,
Ve “Ne okuyor” diye, dinliyordu pür dikkat. 

O kimse daha sonra, büyük hayret içinde,
Gördü ki “Altın” oldu, yaprak onun elinde. 

Bir şey anlamamıştı, rica etti: (Bunu siz,
Lütfen bir kere daha, tekrar eder misiniz?) 

Aziz Mahmud Hüdayi, bir daha tekrar etti,
Onun asıl maksadı, duayı öğrenmekti. 

Zira o titizlikle dikkat ederdi ki hep,
Yaprağa okuduğu o dua nedir acep? 

Yalnız onu öğrenmek maksadıyla o kişi,
Rica etti: (Bir daha, tekrar edin bu işi.) 

Üç defa tekrar etti, Aziz Mahmud Hüdayi,
Üçüncüde nihayet öğrendi o duayı. 

Dedi ki; (Çok kolaymış, duayı ezberledim,
Onu ben de okuyup, altın elde ederim.) 

Kopardı kendi dahi, asmadan bir yaprağı,
Okudu üzerine, öğrendiği duayı. 

“Altın olacak” diye, beklerken sevinç ile,
Gördü ki değişme yok, o yaprakta hiç bile. 

Çok üzüldü bu işi beceremediğine,
Asmadan başka yaprak, koparıp aldı yine. 

Ezberlemiş olduğu duayı okuyarak,
Bekledi ki “Altın”a tebdil olsun o yaprak. 

Lâkin dönmediğini görünce mahcub oldu,
Çok tekrar ettiyse de, asla yapamıyordu. 

Dedi; (Aynı duayı, okuyorum ben buna,
Acaba ne sebepten, çevrilmiyor altına?) 

Aziz Mahmud Hüdayi, buyurdu ki o zaman;
(Dönüşmez o duayı yüz defa da okusan. 

Zira bu iş sadece, olmuyor dua ile,
O kadar kolay değil, hiç uğraşma nafile. 

Önce alçak nefsini, terbiye etmelisin,
Ve onu her pislikten, tam temizlemelisin. 

Nefsi “Kimyâ” etmeden, bu ilme kavuşulmaz,
Nefis “altın” olmadan, bu yaprak altın olmaz.) 




“Fakirlik görmesinler!” 

Bu Allah adamına, haşmetli sultan Ahmet,
Bir gün ibrik elinde, su döküp etti hizmet. 

Sultanın annesi de, arkasında kafesin,
Ayakta havlu elde, beklerdi tutmak için. 

Gönlünden geçirdi ki, o an valide hanım,
“Bir tek kerametini görse idim bu zatın.” 

Bu fikrini anlayıp, buyurdu ki: (Çok hayret,
Bazısı düşünür ki, “Görseydim bir keramet.” 

Halbuki bir padişah, hürmet gösterip bize,
Eğilmiş ibrik ile, su döker elimize. 

Muhterem annesi de, gerisinde kafesin,
Ayakta havlu elde bekliyor tutmak için. 

Bütün bunlar keramet değil de, nedir ya da?
Bundan büyük keramet, var mı bugün dünyada?) 

Sordu sultan: (Efendim, denir ki rivayette,
Abdülkadir Geylani, o yevm-i kıyamette. 

Kendine bağlı olan talebeye bâhusus,
Şefaat edecekmiş, doğru mudur bu husus?) 

Aziz Mahmud Hüdayi, düşünüp az bir müddet,
Sonra da buyurdu ki: (Doğrudur bu rivayet) 

Sultan sual etti ki: (Peki zât-ı aliniz,
Bu hususta acaba, var mıdır bir va’diniz?) 

O zaman Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri,
Mübarek kollarını uzatarak ileri, 

Dua etti: (Yâ Rabbi, tâ kıyamete kadar,
Yolumuza girip de, bize tabi olanlar. 


Ve ömründe bir kere, gelip de türbemize,
Bir fatiha okuyup, gönderirse kim bize, 

Denizde boğulmasın, fakirlik görmesinler,
Dünyadan ahirete, iman ile gitsinler. 

Ölecekleri günü, daha önce herbiri,
Bilip haber versinler, gelmeden ecelleri.) 

Yine başka bir zaman, padişah Sultan Ahmet,
Hocası “Hüdayi”yi eylemişti ziyaret. 

Birazdan atlarına binerek her ikisi,
Yaptılar Üsküdar’da, bir sohbet gezintisi. 

Sonra Karacaahmet mezarlığı yanından,
Geçerken Aziz Mahmud Hüdayi durdu bir an. 

Padişaha dönerek buyurdu: (Sultanımız,
Bir şey gösterelim mi, arzu buyurursanız?) 

O “İsterim” deyince, döndü o mezarlığa,
Seslendi “Ey mevtalar, kalkınız hep ayağa.” 

Onun bu nidasıyla bilcümle ehli kabir,
Mezarları içinde, dikildiler hep bir bir. 

Sonra “Dönünüz” diye, eyleyince bir hitab,
Hepsi eski haline dönüverdi der akab.

“Sultanlar ardınca yürüsün!” 

Bir gün Sultan Ahmet Han, gitmişti Üsküdar’a,
Gördü bu evliyayı, gezinirken bir ara.


Kendisi at üstünde, o ise yaya idi,
Görünce, edebinden sür’atle yere indi. 

Yaklaşıp arz etti ki: (Ey kıymetli üstadım,
Lütfedip binerseniz, emrinizdedir atım.) 

Baktı, cihan sultanı böyle arz ediyordu,
Durdu ve bir hususu hatırlar gibi oldu. 

Bindirdi hocasını, sultan kendi atına,
Kendi yaya olarak, düştü Onun ardına. 

Sonra o mübarek zat, bir yere gelip durdu,
Padişaha dönerek, ona şöyle buyurdu. 

(Sultanım, bu teklifi yapınca az önce siz,
Bir şeyi hatırlayıp, kabul ettik bunu biz. 

Üstadım bir gün bana, sevgi ile bakarak,
Mübarek kollarını ileri uzatarak, 

Bana, cân-ü gönülden bir dua eylemişti,
“Sultanlar rikâbında yürüsünler” demişti. 

Sırf hocamın bu sözü yerine gelsin diye,
Rıza göstermiş idim, atınıza binmeğe.) 

Sonra inip, sultanı bindirdi ata tekrar,
Kendi yaya olarak, yürüdü eve kadar. 

Osmanlı padişahı birinci sultan Ahmet,
Bir cami yaptırmağa, eyledi bir gün niyet. 

Caminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
Sultanın arzusuyla, vurdu “Mahmud Hüdâyi”. 

Ve bir Cuma gününde, tamamlandı nihayet,
Sultan “Açılış” için herkesi etti davet. 

Okutmak gayesiyle o “Cuma hutbesi”ni,
Çağırdı birisiyle, Hakkın bu velisini. 

Lâkin O otururdu Üsküdar mevkiinde,
Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde, 

Gördü ki fırtınadan, denizde çok dalga var,
Cesaret edemedi, gitmeğe kayıkçılar. 

Kendisi bir kayığa binerek bu büyük zat,
“Sarayburnu”na kadar, geldi sakin ve rahat.


Dalgalar adam boyu, ard arda geliyordu,
Ve lâkin o kayığa, bir zarar vermiyordu. 

Onun bindiği kayık, Allahın izni ile,
Dalgalardan bir zarar görmedi zerre bile. 

Kayığın etrafını çevreleyen bir alan,
Hikmet-i ilahiyle oluyordu süt liman. 

“Gelin” gibi süzülüp, vardı Sarayburnu’na,
O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna. 

Üsküdar-Sarayburnu arasına bu yüzden,
“Hüdayi yolu” diye, ad verildi o günden. 


İrşad etti kulları... 

“Aziz Mahmud Hüdayi” hazreti Üftade’ye,
Hizmetle nail oldu, büyük istifadeye. 

Her emrini harfiyyen yerine getirerek,
Sair talebeye de, olmuştu güzel örnek. 

O “Allah adamı”na hizmet edip ihlâsla,
Aldı dualarını, herkesten daha fazla. 

Ona olan aşırı sevgi ve muhabbeti,
Ona bağlılığı ve tam bir teslimiyeti, 

Sayesinde en fazla, o kavuştu himmete,
Zira canü gönülden, koşuyordu hizmete. 

Üç senenin sonunda hocası da nihayet,
Yetiştiğini görüp, verdi mutlak icazet. 

Ve hemen gönderdi ki, onu “Sivrihisar”a,
İlim ve feyiz saçsın, orada insanlara. 

Aziz Mahmud Hüdayi, derhal “Peki” diyerek,
İrşad etti kulları, o beldeye giderek. 

Altı ay çalışınca, orada leyl-ü nehar,
Hocasının emriyle, “Bursa”ya geldi tekrar. 

Baktı büyük üstadı, Üftade hazretleri,
Gayetle zayıf düşmüş, bozulmuş sıhhatleri. 

“Doksan” yaşını aşmış idi ki bu büyük zat,
Onun her hizmetini “Hüdayi” gördü bizzat. 

Çok memnun oluyordu, hocası da haliyle,
Her gün dua ederdi, ona bütün kalbiyle. 

Bir gün de dua edip, buyurdu ki: (Evladım,
Sultanlar rikâbında yürüsün adım adım.)
Yani sen at üstünde giderken muradınca,
Sultan yaya olarak, gelsin senin ardınca. 

Hazreti Üftadenin hastalığı artarak,
O senenin sonunda, oldular vuslat-ı Hak. 

Bu büyük evliyanın vefatlarından sonra,
Aziz Mahmud Hüdayi, nûr saçtı insanlara. 

O ara Üsküdar’da bir yer satın alarak,
Dergâh inşa ettirdi, bir “Dershane” olarak. 

Talebeler her yerden demeyip uzak yakın,
Onun medresesine koştular akın akın. 

Zengin fakir, yaşlı genç, hatta devlet ricali,
Gelirdi o dergâha, her kesimden ahali. 

Devrin sultanları da, gösterip saygı edeb,
Bu “Allah adamı”ndan faydalanırlardı hep. 

Sultan birinci Ahmed ve üçüncü Murad Han,
Dördüncü Murat ile sultan ikinci Osman. 

Bu büyük evliyadan dua istemişlerdir,
Onu, “Gönül sultanı” olarak bilmişlerdir. 

Nice devlet adamı, vezirler, kumandanlar,
Onun sohbetlerine koşardı o zamanlar. 

Çok ilim adamları yetişti o dergâhta,
O yer “Kültür merkezi” haline geldi hatta.

Padişahın rüyası!..

Osmanlı padişahı bulunan Sultan Ahmet,
Şöyle bir rüya görüp, meraklandı be gayet. 

“Bir küffar kralıyla tutuşmuş güreşiyor,
Lâkin sırtı üzeri, kendi yere düşüyor.” 

Sabah uyandığında, düştü bir sıkıntıya,
Zira zahir mânâda “Korkunç” idi bu rüya. 

Hemen mektup gönderdi, “Hazreti Hüdayi”ye,
“Gördüğüm bu rüyanın tabiri nedir?” diye. 

Haberci bu mektubu cebine koydu hemen,
Geldi bu evliyanın evine gecikmeden. 

Üsküdar yakasında bulunan o dergâha,
Varıp da kapısını çalmadan henüz daha, 

Hanegâhın kapısı açıldı tam o saat,
Elinde “Bir zarf” ile, çıktı o mübarek zat. 

Sultanın mektubunu alarak o kişiden,
“Cevabi mektubunu” verdi ona peşinden. 

Buyurdu; (Bu mektubu, arz et kendisine ki,
Gönderdiği mektuba, cevaptır içindeki.) 

Bir şaşkınlık içinde, o mektubu alarak,
Avdet etti saraya, gayet meraklanarak. 

Sür’atle gelir gelmez, sultanın huzuruna,
Aldığı o mektubu, çıkarıp verdi ona. 

Padişah heyecanla, okudu o nameyi,
Şöyle tabir etmişti, rüyayı büyük veli: 

(İnsanın vücudunda, elbette cenabı Hak,
“Sırtı”nı yaratmıştır, en kuvvetli olarak. 

Cansız mahluklarda da, yine bu vaziyette,
“Toprak” yaratılmıştır, en ziyade kuvvette. 

Şevketli padişahın gördükleri bu rüya,
İle, bu iki kuvvet gelmiştir bir araya. 

Bu da rüya ilminde “Kuvvet”e işarettir,
Yani padişahımız, “Galip gelir” demektir.) 

Padişah bu tabiri, okuyup pek beğendi,
(Gördüğümüz rüyanın tabiri budur) dedi.

Hemen emir verdi ki, (Hazreti Hüdayi’ye,
Tarafımdan “Bin altın” götürülsün hediye.)


Hazreti Hüdayi’nin zevcesi de tam o an,
Evde yakınıyordu, ona “El darlığı”ndan. 

Diyordu; (Ay efendi, çocuğumuz olacak,
Bir bez parçası bile, yok yavruyu saracak.) 

O bunları söylerken, çalındı kapıları,
Saraydan biri gelip, arz etti altınları. 

Aziz Mahmud Hüdayi, “Bin altın”ı alarak,
Getirip hanımının önüne bırakarak, 

Buyurdu ki; (Ey hanım, işte sana dünyalık,
Sultanımız göndermiş, üzülme gayri artık.)

BU KIŞ GÜNÜ ÜZÜM OLUR MU?

Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin yükselmesi bâzı talebelerin kıskançlığına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; "Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi." dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;

"Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; "Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır." diyerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim." deyiverdi. Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası Üftâde'nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; "İmdât! Yâ mübârek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses geldi. "Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim." diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocaları Üftâde'nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.

Canımız üzüm ister

Bir kış günü akşamı, “Üftâde hazretleri”,
Yanına çağırmıştı, cümle talebeleri. 

O, sohbet ediyor ve onlar da dinliyordu,
Bir ara sohbetini kesip şöyle buyurdu: 

(Dostlarım, taze üzüm canımız etti talep,
Aransa bulunur mu, bu gece vakti acep?) 

Talebenin kalbinden geçti ki o arada;
“Bulunmaz taze üzüm, bu kış günü ve karda.” 

Ve lâkin “Aziz Mahmud” düşündü ki şöylece;
“Madem hocam istedi, bulmalıyız bu gece.” 

Ve ayağa kalkarak, arz etti ki; (Efendim,
Müsâde ederseniz, ben bulup getireyim.) 

Üftâde hazretleri, “Peki, getir” deyince,
O, bir sepet alarak, yola düştü hemence. 

Çekirge mevkiinde, bir bağı var idi ki,
Sür’atle yürüyerek, bağa oldu mülâki. 

Mevsim kış olduğundan, yağmıştı her yere kar,
Baktı, karlar altında kalmış bütün asmalar. 

Bir asma çubuğunu temizledi karlardan,
Salkım salkım üzümler, göründü hemen alttan. 

“Bu, hocam Üftâde’nin açık bir kerameti”
Deyip, o üzümlerle doldurdu o sepeti. 

Sepeti omuzlayıp, şükreyledi Allah’a,
Ve hızlı adımlarla yürüdü o dergâha. 

Kuş gibi uçuyordu omuzunda o sepet,
Sanki dünya dolusu bulmuş idi bir servet 

Kar, soğuk ve karanlık, gözü görmüyordu hiç,
Tutmuş dergâh yolunu, gidiyordu pür sevinç. 

Az sonra, üzümleri ona arzedecekti,
Üstâdının gönlünü pek sevindirecekti. 

Bir “Allah adamı”nı sevindirmek ne demek?
Dünyaları versen de, çok zordur elde etmek. 

O, bunları düşünüp, gidiyorken, bir ara,
Birden ayağa kaydı ve düştü bir çukura. 

Lâkin çukur derindi, çıkmak istedi, ancak,
Çok uğraştı ise de, olamadı muvaffak. 

Çaresizlik içinde çıkmak için o yerden,
Kalben yardım istedi, “Hazreti Üftâde”den. 

O an çukur başında, gördü bir ihtiyarı,
Elini uzatarak, çekti onu yukarı. 

Çıkınca, o kimseyi göremedi bir daha,
Sepeti omuzlayıp, vasıl oldu dergâha. 

İçeri girdiğinde, sürüyordu o sohbet,
Talebeler ettiler, ona gıbta ve hayret. 

Üftâde hazretleri buyurdu ki, (Evlâdım,
O çukurdan çıkmana, sana kim etti yardım?) 

“Bilmiyorum” deyince, buyurdu ki; (O yerden,
El uzatıp çıkmana, Hızır’dı yardım eden.)