Dua'sıdır,

“Saglıgımızda bizi vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiginde fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde bogulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.”.

Aziz Mahmud-ı Hüdâî (Üsküdârî)

Uftade Hazretleri Kaddesallahu Sırrahulaziz


aziz mahmut hüdayinin mürşidi
UFTADE HAZRETLERİ
Kaddesallahu Sırrahulaziz

HAYATI

Üftâde, düşmüş, aşık, mazlum, uysal, alçak gönüllü. Âriflerin Sultanı, aşıkların burhanı, Bursa’nın kutbu, Cenâb-ı Pir Üftâde Hazretleri… Onu yãd edenler hep böyle yãd etmişlerdir. Onun hakkında sarf edilen bu sözler; birer mehdiye olmaktan ziyãde, ãlim, şãir ve veli kişiliği hakkında bizlere ip ucu veren ifadelerdir. Şiirleri, İlãhileri, menkıbe ve kerametleri ile aramızda yaşayan Üftâde Hazretleri, asıl olarak tarih sahnesine iki büyük eseri ile çıkmıştır. Biri Celvetiye Tarikatı, diğeri de Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, Hz. Üftâde, bu iki eseriyle din, zihniyet, san’at, fikriyat ve ruh dünyamızda asırlar boyunca iz bırakmıştır. Şimdi onu biraz daha yakından tanıyalım.

Manyaslı bir baba ile Bursa’nın Hamamlıkızık Köyü’nden bir annenin evladı olan Mehmet Muhyiddin Üftâde Hazretleri 1490 yılında Bursa’da İnebey Çarşısı’nın üzerinde Araplar Mahallesinde dünyaya geldi. Rivayete göre Üftâde Hazretleri dünyaya geldiği zaman annesi rüyasında oğlunu süt deryasına dalıp çıkarken görmüş ve rüyayı telaşla Üftâde’nin babasına anlatmış o da “İnşallah oğlumuzun ilim erbabı kâmil bir veli olacağına işarettir” demiş

Gençlik yıllarında Ulucami ve Doğanbey Mescidi’nde fahri müezzinlik yapan Mehmet Muhyiddin’in güzel bir sesi vardı. Halk onu dinleyebilmek için ezandan önce caminin etrafında erkenden toplanırdı. Bir gün yaptığı bu hizmete karşılık caminin mütevellisi, kendisine birkaç akçelik maaş tayin etti. O gece rüyasında “mertebeden düştün Üftâde oldun” ikazına maruz kalan Mehmet Muhyiddin, derhal maaşı terk ederek kendisine “Üftâde” lakabını taktı. Daha sonraları da bazı şiirlerinde kullandığı “Muhyiddin” mahlasını bırakıp Üftâde mahlasını kullanmaya başladı. Bugün Divân adlı eserinde bu mahlasla kaleme alınmıştır

Yine düş oldu gönül yârin camâl-i şem’ine
Götürüp yüzden nikâbı gark olup envârına,

Hz. Üftâde uzun ve bereketli bir ömür sürdükten sonra 93 yaşları civarında 26 Temmuz 1580 yılında Hakk’a yürümüştür. Vasiyeti üzerine Zakir Başı Emir Efendi tarafından yıkanarak Hisar’daki camisinin yanında bulunan türbeye defnolmuştur.

İsmail Hakkı Bursevi, keşfine dayanarak Hz. Üftâde’nin uzun boylu, uzun sakallı, sarıya meyilli renkte bir zat olduğunu haber vermektedir.

Allah Rahmet Eylesin...

CELVET

Müezzinlik, imamlık ve irşat hizmetlerinin bir sonucu olarak hayatı boyunca cemaatle iç içe yaşayan Üftâde, celvet prensibi kurmuş olduğu tarikata ad olarak koymadan önce, bizzat yaşamıştır. Zira celvet, hayatta ve hadiselere iştiraktır. İnsanlardan kaçıp uzlate çekilmek yerine; halk içerisinde Hakk ile beraber olmaktır. İnsanın tenhada Hakk ile yalnız kalması ise halvettin Hz. Peygamberimiz nübüvvetten önce Hira Dağı’nda insanlardan uzaklaşarak halvet etmiş, daha sonra peygamberlikle vazifelendirilince nübüvvet makamında celveti tercih ederek halkın arasına karışmıştır. Bu yüzden celvet en son tasavvufi mertebedir. Celvet bekâ makamının bir ifadesidir ve aynı zamanda “cem’al cem” makamıdır.

MENKIBELER
  1. Bir gün Hz. Üftâde, halvet hanesinden dışarıya çıkıp:
    ”Kimse yok mu?” diye seslenince, Murad Dede adındaki derviş koşarak yanına gelir.Üftâde:
    ”Gel benimle.” Diyerek bir müddet yürürler. Sonra Murad Dede’ye:
    ”Hemen gözünü yum ve lutf-ı Hûdâyı yum.” Diyerek gözünü yummasını biraz sonrada açmasını emreder.
    Murad Dede gözünü açtığında denizin ortasında ve batmak üzere olan bir geminin yanında bulunduklarını görür. Geminin içindekiler feryat edip bağırmaktadırlar. Üftâde Hazretleri, dervişe geminin altındaki tahtaları birbirine bağlamasını emreder. O da ayakları hiç suda ıslanmadan emredilen vazifeyi yaparak gemiyi kurtarır ve geri döner. Tekrar aynı süratle göz açıp süratle göz açıp kapayıncaya kadar yerlerine dönerler.
  2. İstanbul’da Süleymaniye Camii Şubat 1577’de tamamlandığı zaman dervişlerden biri, bu camiyi görmeye “tehassür izhor” eder. Hz. Üftâde dervişi tenhaya çekip:
    “Ayağıma bas ve gözünü yum” der. Emirleri yerine gelince, göz açıp yumuncaya kadar kendisini Süleymaniye hareminde bulur. Öğle namazını orada cemaatle eda ettikten sonra aynı şekilde geri Bursa’ya dönerler.
  3. Kudret Devesi:
    Üftâde Mustafa Efendi’den nakille Hüsameddin Bursevi anlatıyor. Ben bilmezdim babamın bir ak devesi varmış. Bir gün Emir Sultan’ın halifelerinden İvaz Efendi bize geldi. Babam o deveye binip İvaz Efendi’yi arkasına bindirip gittiler. Kısa bir zaman sonra geri döndüklerinde bu deveyi ve nereye gittiklerini sordum. Bunu üzerine babam Üftâde:
    “Kuzu kimseye deme. O Kudret Devesi’dir. Binip İvaz Efendi ile Mekke’ye vardık.” Diye buyurdular.
  4. Osmanlı Sultanı Üçüncü Murâd Han ile Üftâde Hazretleri, bir gün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftâde görünüşte lüzumsuz bir takım el kol hareketleri yapmaya başladı. Mübarek yüzünde rengi halden hale giriyordu. Sonra eliyle bir yeri sıvarmış gibi yaptı. Padişah aniden yapılan bu hareketlere önce mâna veremedi. Sonra Üftâde’nin elinin siyahlaştığını görünce “Efendi Hazretleri niçin böyle hareketler yapmaya başladınız? Elinizin siyahlaşma sebebi nedir?” diye sordu. O’da sultanım “Tebanızdan bir balıkçı tayfası Karadeniz’in sularında balık tutuyordu. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istedikleri için bizde imdatlarına yetişerek, teknelerini tamir ettik. Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah Müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesile olduk” buyurdu.
  5. Bir ikindi vaktinde Hz. Üftâde’nin yanına yaşlı bir kimse geldi. “Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifemizi yaptıktan sonra, maddi gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, kendim geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmeniz istirhâm edeceğim” diye yalvardı.
    Hz. Üftâde’de “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim” buyurdu. Hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde Hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra “Şimdi bakınız! Kabe-i Muazzamın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu. Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kabe’nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklarına hitap ederek, “Annenizle birlikte, Harem-i Şerif’in dışındaki deveye binip acele geliniz.” Buyurdu. Çocuklar namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarıda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya doğru sürdüler. Devenin her adımı gözün görebildiği uzaklığı katediyordu. Kısa bir zaman sonra deve çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde Hazretleri, deveye bir şeyler söyleyince, birden kayboldu. O hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme“ diye tekrar tembih eyledi.
TESİRLİ DUASI

Hz. Üftâde bir gün oğlu Mustafa Efendi ve müridi Kemâl Dede ile birlikte İstanbul’a giderek bir müezzinin evine misafir olurlar. Müezzin Efendi, içeride hasta yatan bir kızı olmasına rağmen bundan hiç bahsetmeyip aşk ve şevkle hizmet ediyordu. Bu üç Allah dostu oturup sohbet ederken içeriden ansızın bir kadın feryadı duyulur. Kemâl Dede bu acı feryat üzerine dışarı çıkıp ne oldu diye sordu. Ev sahibi göz yaşlarını tutamayarak, kızının öldüğünü annesinin ona ağladığını söyledi.

Kemâl Dede durumu Üftâde’ye anlatınca Hz. Üftâde:

-“Emir Allah’ın” diye cevap verdi. Kemâl Dede:

-Sultanım ev sahibi şimdi bizim için “Ne uğursuz adamlarmış, evime geldiler kızım vefat eyledi” diyecek. Ne olur dua buyurunda Cenab-ı Mevlâ bu kıza yeniden hayat bahseylesin diye yalvardı. Bunun üzerine Üftâde Hazretleri bir müddet murakabeye daldıktan sonra buyurdu ki:

-“Kemâl Dede kızın ruhu üçüncü kat semaya çıkmış”

Kemâl Dede tekrar rica edince, daha fazla dayanamayan Hz. Üftâde ellerini dergâhı nezd-i Ahadiyet’e açarak yalvarmaya başladı. O daha ellerini indirmemişti ki kızın gözleri açıldı ve Allah’ın izniyle canlanarak yeni bir hayata kavuştu. Bir anda göz yaşları sevinç çığlıklarına dönen anne-baba, hazretin hâk-i pâyine yüz sürerek;

-“Cenab-ı Mevlâ’nın kızımızı geri döndürmesi sizin evimize teşrif etmeniz ve duanızın bereketiyle olmuştur” diye sevinçlerini izhar ederken Hz. Üftâde Kemâl Dede’ye:

-Kemâl Dede! Duyulduk hemen gidelim buradan diyerek yola çıktılar

ŞİİRİ

DOST CEMALİ

Yürür iken sağ’ı sâlim
Yarağun eyleyi dâim
Hakkın zikrine ol kâim
Dilersen Hakk cemalini

Çalış beş vakit namâzına
Ki bakma kış u yazına
Erişesin niyâzına
Dilersen Dost cemâlini

Gözet yılda orucunu
Ki pâk eyle vucûdunu
Hakk’a eyle sucûdunu
Dilersen dost cemâlini

Var ise kudretin hacc et
Beriye yolunu geç git
Gönülden niyetin terk et
Dilersen dost cemâlini

Medine şehrini özle
Resûl’ün nûrunu gözle
Unun sünnetini izle
Dilersen dost cemâlini

Gözet Üftâde yolunu
Ki o gün zikre dilini
Duaya kaldır elini
Dilerden dost cemâlini

Aziz Mahmud-ı Hüdai Türbesi

GÖNÜLLER SULTANI, CELVETÎ PİRİ
Aziz Mahmud-ı Hüdai Türbesi



Türbe, kendi ismiyle ünlü camiinin sol tarafındadır. Türbeye camlı bir bölümden girilir. Bu kısım 1918 tarihinde yaptırılmıştır.

1910 veya 1911 senesinde camiin minaresi, yıldırım düşmesi neticesinde türbenin kuyu olan orta sofası üzerine yıkılmış ve burasını harap etmişti.



Beylerbeyi'ndeki Beyaz Yalı'nın sahibesi Hıdiv İsmail Paşa'nın kızı Prenses Fatma Hanım harap olan orta sofayı tamir ettirmiş ve bu arada da bu câmekânı yaptırmıştı.

Zemini mermer döşeli câmekânın karşısında tonoz çatılı türbedar odası vardır. Burada duvara çakılmış bir demir halkaya bağlanan akıl hastaları telkin yoluyla tedavi edilirmiş.


Odanın sol tarafında Aziz Mahmud Hüdâyî Efendi sebili bulunmaktadır. Câmekândan bir kapı ile türbe sofasına geçilir.



Kapının üzerinde bir satır halinde, dört mısralı mermer bir kitâbe vardır ki, şudur: 

Bu meşhed mecma'-ı ervâh-ı ecsâd-ı Hudâyî'dir Edeble gir azîzim türbe-i pâk-ı Hüdâyî'dir Dilâ tahsîl idem dirsen eğer zevk-i İlâhî'den Nasîbini alır elbet giren bâb-ı Hüdâyî'den

Talik hat ile yazılan bu kitâbenin altında tarih yoktur.

İzzî Mehmet Efendi Türbesi karşısındaki hazîrede medfun olan meşhur Şair Kâzım Paşa (öl. 1889) veya Şeyh Ruşen TevŞkî Efendi (öl. 1891) tarafından hazırlanmış olduğu sanılmaktadır.

Bu kitâbenin altında, demir kapı üzerinde bir çerçeve içinde bir kitâbe daha vardır. Sülüs yazı ile yazılmış olan dört mısralı levha şudur:


Hulûs-ı kalb ile Kâmil yüzün sür hâk-i pâyine
Teeddüble niyâz eyle makâm-ı ârifânedir
Cenâb-ı kutb-ı a'zamdır bu zât-ı mükerremdir
Tarîk-i Celvetî pîri Aziz Mahmud Hüdâyî'dir

Ketebe Necmeddin 1373 (1954)



Bu şiir, Selimiyeli şair, Şeyh Reşid Üsküdarî tarafından şöylenmiştir.

Melâmiyyü'l-meşreb bir kimse olan Reşid Efendi 1925 tarihlerinde vefat etmiştir.

Levha, daha sonra ve 1941 tarihinde vefat eden Kısıklı Camii imamı Osman Efendi hattıyla yeniden yazılmıştır.

Şimdi görülen yazı ise, türbedar Sayın Mustafa Düzgünman'ın isteği üzerine, amcası büyük üstad Necmeddin Okyay Beyefendi tarafından, 1954 senesinde yeniden yazılmıştır.

Eski kitâbe türbe dahilinde mahfuzdur.


Türbe sofasının sol tarafında bir kerevet, üzerinde divit ve hokka bulunan bir rahle, sağ tarafta yukarıda adı geçen sebil ve kuyusu vardır.


Zarif bir bileziği olan kuyunun, çıkrığı ve bakır kovası mevcuttur. Burada ayrıca büyük bir saat ve onun yanında, içinde iki sandık dolusu hüccet ve raşar dolusu muhasebe defterleri bulunan küçük bir oda vardır.

Ahşap beşik tavanını bir Venedik avizesi süslemektedir.

Kuyu hakkında bir çok rivayetler vardır ki, halk bu söylentilere sadıkane inanmaktadır.


Tatlı olmayan bir suyu bulunan kuyunun mukaddesliğine inanıldığı gibi, Zemzem Suyu'nun bir kolu olduğunu iddia edenler de vardır.

Padişahın Rüyası

 Aziz Mahmud Hüdayi ile I. Sultan Ahmed'in dostluklarının ilginç bir başlangıcı vardır. Sultan Ahmed tahta çıktıktan bir süre sonra bir rüyasında, Macaristan kralı ile mücadele ederken sırtüstü yere düştüğünü, kralın da üstüne çıktığını gördü.

Padişahın bu rüyasını gerek sarayda gerekse saray dışında makul bir yoruma bağlayan çıkmadı. Bunun üzerine padişaha bu rüyasını Üsküdar'da oturan, ünü yeni yeni yayılan Aziz Mahmud Hüdayi'ye yorumlatması teklif edildi. Sultan Ahmed rüyasını bir kağıda yazıp cevaplandırması isteğiyle Aziz Mahmud Hüdayi'ye gönderdi.

Hüdayi hükümdarın adamını dergahının kapısında karşıladı, elindeki mektubu aldı daha okumadan "cevabı burada" deyip kendi mektubunu verdi ve geri çevirdi. Aziz Mahmud Hüdayi padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı


- "İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne doğar. Kısaca bu rüya islam'ın kafirlere galebe edeceğini simgeler."

Sultan Ahmed, bu mantıklı ve müjdeli yorumu yapan şeyhe karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu. İşte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu...

“Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”


“Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur.

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır.

Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz.

Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der,

“Padişahlar ardınca yürüsün e mi?” ‘Hocamın duası yerine gelsin’

Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir.

“Efendim buyurmaz mısınız?”

Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır.

Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür.

Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

“Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”

Bu olay üzerine Padişah Sultan ahmet'in şu beyitleri söylediği nakledilir:

Varımı ben Hakk'a verdim, gayrı varım kalmadı.
Cümlesinden el çeküp pes dû cihanım kalmadı.
Çünkü Hubbüllah erişti, çektü beni kendüne,
Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.
Evliyanın himmeti, yaktı beni hal' eyledi.
Safîyim buldum safayı, dû cihanım kalmadı.
Ahmed ider, "Yâ İlâhî! Sana şükrüm çok durur,
Hamdülillâh aşk-ı Hakk'tan gayri varım kalmadı.

Aziz Mahmut Hüdayi hazreterinin Hanımının Kızgınlığı




Aziz Mahmud Hazretlerine hanım olmak kolay değildir. Zira mübarek elindekini avucundakini dağıtır ve fukara gibi yaşar.

Kadıncağız hamiledir ama karnını bile doyuramaz.

Ev rutubetli ve soğuktur, dahası ne yemek yağı vardır, ne kandilin yağı.

Bir gün kadının gırtlağına gelir.


“Yetti gayri!” der, “sen tut Bursa Kadılığı gibi bir makamı bırak, malını mülkünü ona, buna dağıt. Sonra köleler gibi sürün.

Bebeğimizi saracak çaputumuz bile yok. Yaptığın iş mi yani?”

Aziz Mahmud Hüdayi sesini çıkarmaz, sadece mânâlı mânâlı güler. İşte tam o sıra kapı çalınır.

Sarayağaları altın dolu torbaları eşiğe bırakırlar.

“Sultanımız Efendimiz, ellerinizden öpüyorlar” derler,

“Hadiseler aynen tabirinizdeki gibi gelişti. Lütfen, bunları kabul edin, sevindirin bizi!”

Hanımı mahçup ve pişmandır.

Eh, o altınlar da geldiği gibi gider tabii, anında bulur yerini. Üsküdar garibi bol semttir, fukara bol bol sebeplenir

Belgıradlı Ali Efendi'nin sorularına cevaplar


Azîz Mahmûd Hüdayi [K.S.]'nin

Belgıradlı Ali Efendi’ye Gönderdiği Mektub
Derleyen :Cengiz Gündoğdu , Yrd. Doç.Dr. Atatürk Ü. İlahiyat Fakültesi

Ekrem Özer Bey'in hususi kütüphanesinde bulunan bu mektup, Mehmed Refik tarafından istinsah edilmiştir. İstinsah tarihi belli olmayan bu mektup, Mehmed Gülşen Efendi tarafından hazırlanan Külliyat-ı Hazret-i Hüdayî (İstanbul Bahriye Matbaası, 1338, 1340) içinde basılmıştır. Yazma bir nüshası da H Selimağa-Hüdayi 269/ 4 'tedir.Aziz Mahmud Hüdayî oldukça muhtasar ve özlü olarak yazmış olduğu bu mektupta şu meseleleri cevaplandırmıştır:

1.Mürşidin sohbetine iştirak müyesser olmayan talib-i Hakk ne yapmalıdır?

2. Ehl-i tarik hangi ay ve günlerde oruçlu bulunmalıdır?

3. Tarik-i halvet ve celvetin farkı nedir?

4.Kişi kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına mübaşeret edebilir mi?

5. Lisan ile zikirde sağa ve sola hareket etmenin hikmeti nedir?

Hüdayî'nin özellikle tevhidin sırrına ermek için müridin gücü nisbetinde şeriat ve tarikatın düsturlarına riayet edip, zikrullahla meşgul olması ve bu uğurda samimi davranmasını tavsiye ettiği mektubunun incelediğimiz metni şöyledir:

Tari'kat-ı 'Aliye-i Celvetiye pîri Üsküdarî Azîz Mahmud Hüdayî Efendi (K.S.) Hazretlerinin kendi bendegânından Belgıradî Ali Efendiye irsal buyurdukları mektub-i şerif-i kudsiyet-elifdir.

Ba'des-selam inha ve i'lam olunur ki, tarik-i Hakk e'azz-i turuk ve e'azz-i sübül olmağın, salike bir mürşid-i kamile vasıl olmak elbette lazım ve mühimdir Mücerred akıl ve kütüb ve resail kifayet etmez. Amma sohbet-i mürşid-i kamil müyesser olmazsa talib-i Hakk, her gün yüz istiğfar yani, Estağfirullah el- 'Azîm demek ve yedi yüz Kelime-i tevhi'd ve a'kab salavat-ı hamsede kırk kerre tasliye yani Allahümme salli 'ala seyyidina Muhammedin ve 'ala alihi' ve sahbihi' ve sellim diyerek kemal-i ihlas ve huzûr-i kalb ve teveccüh-i tam ile Resulullah'a salat ve selam getirmek ve iki rek'at salat-ı işrak ve altı rek'at salat-ı duha ve on iki rek'at salat-ı teheccüd kılmak gerektir.

“Kuran’dan kolayınıza geleni okuyun.” Müzzemmil 73/20 muktezasınca ayât-ı Kur'aniyye'den her ne kıra'at iderse caizdir. Cidd ü ihtimam ve teveccüh-i tam ile olmaktır.

Ve ehl-i tarikat mah-ı Receb ve mah-ı Şa'ban ve mah-ı Ramazan saim olub, altı gün Şevvaı'den Ramazan-ı şerife ilhak iderler.

Resulullah (s.a.v.) ded ki: “Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra da Şevval'den altı gün ilave ederse bütün ,seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur. "

Ve dahi aşr-ı Muharrem ve aşr-ı Rebiülevvel ve aşr-ı Zilhicce saim olurlar. Ve dahi haftada isneyn ve hamis –Pazartesi ve Perşembe- günleri saim olurlar. Hazret-i Resul (s.a.v.) bu günlerde saim olurlar idi. ''Niçün saim olursunuz ya Resulullah?'' deyu sual eylediler; ''Yevmü'l-isteyn viladetim günidir, riayet iderim, yevm-i hamis 'arz-ı a'mâl günidir, 0l gün bir 'amel-i salih üzre olmak isterim ,, buyurmuşlardır.”

Tarik-i halvet ve celvetten sual olunmuş, iki tarik bile Hakk'a giden yoldur. Hacc-ı su'ride huccac bahrdan ve bazı huccac berrden gittikleri gibi nihayet ehl-i halvet tarik-i esmadan giderler. Usul-i esma on ikidir. Anın ehli azdır. Fi zemanina yedinci isme vasıl olanı kamil kıyas idüb hilafet virirler. Ehl-i celvet tevhid ve riyazet ve mücahede ile süluk iderler.

Allahu Te'ala : “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” Kur’an, Ankebut, 29/69 buyurmuştur.

Tarik-i mücahede tarik-i sahabedir (Rıdvahullahi te'ala aleyhim ecma'in) İki tarik ehli ile bu fakir sohbet itmiş idim. Tarikımız halvet ve celveti cami'dir. Pes talib-i sadıka vasiyetdir ki, ruz u şeb Tevhid-i Şerif'le iştiğal ve bab-ı zikirde ihtimam ve Hakk'a hicab olan nefs-i emmarenin ahlak-ı mezmumesini mücahede ile ref'a ikdam ide.

Allahu Te'ala: “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş ,onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” Kur’an, Şems, 91/9-10 buyurmuştur.

Islah-ı nefs ehemm-i mühimmatdandır. Kişi kendi nefsini ıslah itmeden ğayrın ıslahına mübaşeret 'ayn-ı gafletdir. Ve tarikata alim olmayan rehnüma olmak 'ayn-ı cehalettir. İmdi ri'ayet-i şeri'at-ı şerif ile ta'mir ve tarikat-ı meşayih-i 'izam ile batının tenvir ide.

“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” Kur’an, Necm,53/39.

'Alem-i dünyada iken Tevhid-i Şerif nuruna Vusula kasd ide. 'Umum ehlinin tevhidi, 'ilm-i tevhiddir. Husus ehlinin tevhidi, 'ayn-ı tevhiddir. 'Ayn-ı tevhid üç mertebedir Tevhid-i ef'al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zatdır. Bu meratibe vusul sohbet-i kamil ve mürşide vusul ile olur. Hele talib, 'ala kaderi't-taka şeriatı ve tarikatı riayet ve zikrullahla iştiğal ile kemal-i sa'y ve cidd üzere ola.

“Her kim taleb eder ve talebinde ısrar ederse onu bulur, her kim de bir kapıyı çalar ve çalmakta ısrar ederse o kapıdan girer.” deyu buyurulmuştur.

Zikr-i lisanîde yemîn ve şimale hareketi, Ashâb-ı Kehf hakkında : “..Onları sağa ve sola çevirdik..” Kur’an,Kehf, 18/18 ayet-i kerimesinden ahz itmişlerdir.Muvahhid, tevhid-i şerifi, nefyi sağ câbine ve isbatı sol cânibine ide.Ve âmme-i mü’minîne vasiyyetdir ki, şerîat-ı mutahharraya ri’ayetde ihtimâm ideler.Zira zulmet ve şirketten ve bahr-i hayretden halâs, nûr-ı keşfledir, yâhûd şerîatladır, vesselam.

el-Fakir Mahmûd

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin Gösterdiği Keramet


Türk asıllı mutasavvıfların en büyüklerinden birinin Aziz Mahmud Hüdayi olduğunda şüphe yoktur.

Bugün Üsküdar'da adıyla anılan caminin avlusunda türbesi bulunan Aziz Mahmud Hüdayi, I Sultan Ahmed'in de mürşidi idi.

Hükümdardan büyük saygı görüyor, kendi de hükümdarı seviyor ve sayıyordu. Arayı pek fazla uzatmadan birbirini ziyaret ederlerdi.

Biri din ve maneviyatın ulusu, diğeri devletin ulusu bu iki insan uzun süre birbirini görmeden duramazdı. Sultan Ahmed'in en mutlu anları şeyhiyle beraber olduğu anlardı.

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ziyaretine geldiğinde onun hizmetini bizzat kendisi yapardı.

Aziz Mahmud'un Topkapı sarayında yine padişahı ziyaret ettiği bir gün namaz vakti yaklaşmış, Aziz Mahmud Hazretleri de abdest alıp hazırlanmak istemişti. Derhal leğen ve ibrik istendi. Padişah suyu kendisi dökerek şeyhinin abdest almasına yardımcı oldu. Bu sırada valide sultan (padişahın annesi) de kurulanması için havlu elinde bekliyordu. Valide sultan bu sırada içinden şunu geçiriyordu : "Ah şu mübarek insan bir keramet gösterse de gözümüz açılsa ne olur?"

Abdest almayı bitirmiş, kurulanmak üzere valide sultanın elindeki havluya uzanırken, valide sultanın içinden geçenlere vâkıf olan Hüdayi Hazretleri,

- "Dünyanın en büyük devletinin hükümdarının altın ibrikle su döktüğü, annesinin en nadide iplikten dokunmuş havlusunu tuttuğu insan, hiçbir sıfatı bulunmayan, sıradan bir kul, bir abdi acizdir. Bundan daha büyük keramet ne olabilir?"

İlim-Amel Seyru Suluk


İLİM-AMEL SEYRU SULUK

Yazar: Aziz Mahmut Hüdayi

CAMİ'UL FAZAİL VE KAMİLİR-REZAİL

İlim ve Amellerin Faziletleri
İlim ve Amellerin Fazileti: İlim, insanların manevi derecelerinin yükselmesine sebep olduğu gibi, göklerin ve yerin Rabbı olan Yüce Allah'ın sevgisini kazanmaya da vesile olur. Efendimizin (sav) "Alim mümin" alim olmayan müminden yedi yüz derece daha faziletlidir. Her derecenin arası, arz ile sema arası kadardır" buyurmaktadır.
İlim sahipleri, insanlara peygamberlerin getirdiği ahkama göre yol gösterir. Bu yüzden halk. Daima alimlere muhtaçtır. Nitekim cennete, ehl-i cennete "Bir şeyler isteyin" denildiğinde onlar ne isteyeceklerini yine alimlerden öğreneceklerdir.
Muaz b. Cebel (ra) derki: İlim öğrenin zira Allah rızası için ilim öğrenmek nimet, ilim talep etmek saadet, ders okumak tesbih, ilim mubahsesi cihat, bilmeyene öğretmek sadakadır. Hasılı ilim imam, amel de ona tabi olan cemaat gibidir.
Öğrenilmesi farz olan ilim, Hakk'ı arayan kimseyi, Allah Teala'ya yaklaştırandır. İlimlerin en yükseği marifetullah (Hak bilgisi)'dir. Tam ve külli yakınlığı sağlayan ilim, süfiyyenin ilmidir. Tasavvuf yolunda kurtuluş arayanların evvela ilim öğrenip sonra sufilik yoluna girmeleri gerekir.
İlim iki çeşittir. Biri ilim-i ubudiyet, diğeri ilm-i rububiyettir. Kişi ilm-i ubudiyeti, yani sağlam inanç ve salih amel için gerekli olan din bilgisini öğrendikten sonra ilm-i rububiyet, yani tarikat tahsiline yönelir.
Zikir yolunu tutmak sevaba nail olmaya vesile olduğu gibi, nefs perdelerin kalkmasına da müessir olur.

Amellerin Fazileti:


 Namazın Faziletleri

Temizliğin altı derecesi vardır.
Namaz kılacak kimsenin azalarını, elbiselerini ve bulunduğu yeri her türlü pislikten temizlemesi
Kötü huy ve sıfatlardan temizlenmek
Nefis kötü ahlaktan uzak tutmak
Kalbi kötü isteklerin kederlerinden arıtmak
Ruhu cehalet ve ayıplarından kurtarmak
Sırrı masivadan uzaklaştırmak. Bu temizlik mertebesi nebilerin, kamil velilerin ve onların yolunda giden Salihlerin temizliğidir.
Farz namazların fazileti hususunda Efendimizin (sav) şöyle buyurur:
"Allah Teala'nın insanlara farz kıldığı şeylerden kendi katında tevhidden sonra en sevimli olanı namazdır. Eğer Allah Teala katında namazdan daha efdal bir ibadet olsaydı, melekler onunla ibadet ederlerdi. Halbuki meleklerin kimisi rükuda, kimisi secdede, kimisi kuû ddadır."

Teravih namazı; sünnet olup yirmi rekattır. Ramazan ayında yatsı namazını müteakip kılınır. Efendimiz (sav) "Allah Teala size Ramazan gecesi namazın sünnet kılmıştır." Buyurarak sünnet ve Allah rızasının sebep olduğunu belirtmiştir.

Teheccüd namazı, geceleyin bir miktar uyuduktan sonra kılınır. Uyumadan kılınan namaz teheccüd olmaz. Teheccüdün en güzel şekli önce iki rekat tahiyyetül-vudü kılınır. Bu iki rekatın ikisinde Fatiha'dan sonra Nisa suresinin 64. Ayeti ikincisinde yine Nisa suresinin 110. Ayeti okunur. Sonra ilkinde Ayetel kürsü ikincisinde Amenerrasulü okunan iki rekat namaz daha kılınır. Sonra da ikişer rekat olmak üzere on iki rekata tamamlanır. Teheccüd sekiz rekat kılınabileceği gibi yirmi, otuz, kırk, elli, rekata kadar kılınabilir.

Teheccüd namazını adab ve erkana riayet ederek kılana Allah Teala beşi dünyada, dördü ahirette olmak üzere dokuz ikramda bulunacaktır. Dünyadakiler, afetlerden korumak, kıldığı namazın eserinin yüzde görülme, salih kulların muhabbetine nail olmak, sadır olması ve iffet duygusudur. Ahirettekiler ise yüz aklığı, hesap kolaylığı, sıratı rahat geçmek, kitabının sağ elden verilmesi gibidir.

 İşrak namazı, iki rekattır. Güneş iki mızrak yükseldikten sonra kılınır. Efendimizin (sav) "Bir kimse" sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğuncaya kadar iki rekat namaz kılsa bir nafile hac ve umre sevabına nail olur." Buyuruyor.
Güneş doğarken, müstehab olan zikrullahtır. Çünkü bu değerli vakitte zikrullaha devam etmenin nefislerde büyük bir tesiri vardır.

Kuşluk namazı iki veya dört rekattan on iki rekata kadar kılınabilir. Kuşluk vaktinde dört rekat ile Allah Tealaya hatırlayan kişinin o günün akşamına kadar mekruhlardan uzaklaştıracağı rivayet edilir.
Evvabin namazı, altı rekattır. Akşamla yatsı arasında kılınır. Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur. " Bir kimse akşam namazından sonra hiç konuşmadan altı rekat namaz kılarsa, o namaz on iki yıllık ibadete denk olur."

Bu namazların haricinde Tesbih, istihare, Tevbe, Hacet, Regaib, Berat Gecesi, istika, yolcu, Küsuf namazları da anlatılmıştır.

Orucun Faziletleri: Bakara suresinin 183. Ayetinin Allah Teala "sizden öncekilere farz kıldığı gibi oruç size de farz kılındı" buyuruyor. Ramazan ayı orucunun tutulması farzdır. Bu ayda bir tesbih diğer aylarda olan bin tesbihten daha faziletlidir, hayırlıdır.

 Hz. Peygamber (sav) buyurmuştur ki, "oruç tutan kimsenin iki sevinci vardır. Bir sevinmesi iftar vaktindedir. Bir sevinci de Rabbına kavuştuğu zamandır."

 Şevval ayında altı sonuç tutmak sevaptır. Zilhicceden dokuz gün, zilkadenin son günü ile birlikte oruç tutmak müstehabdır. Ramazan orucundan sonra Aşure günü orucunu diğer günlerde tutulan oruçların hiçbiri tercih edilmemiştir. Pazartesi ve Perşembe oruçlarda müstehabdır. Çünkü ameller Allah Teala'ya Pazartesi ve Perşembe günleri arz olunur.

 Zekatın Faziletleri: Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır. "Zekatı verilen mal helak olmaz. Zekat vermeyen kavminden Allah yağmuru alır. Mallarınızı zekatla koruyan, hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin"

 Müslüman'a yakışan çok mükafat olmak için bol bol sadaka vermektedir. Sadaka verirken minnet ve eziyetle verilmemesi gerekir. Yoksa dileyiciye güzele "Allah versin" diyerek göndermek, yaptığı iyiliği boşa çıkarmaktan daha iyidir. Emr-i bi'l maruf sadakadır. Nehyi anil-münker sadakadır. Zar hangi şeyi Allah rızası için sarf edersen elbette onunla memur olursun. Yani Allah onun ecir ve sevabını sona ihsan eyler.

 1- Haccın Faziletleri: Hz. Peygamber (sav) " Bir kimse cima ve fısktan hazar ederek Kabe'yi ziyaret etse anasından doğduğu zamanki gibi günahından tertemiz olur" buyurmuştur.
Hacc'da esas olan kişinin kalbindeki niyetini riyadan halis kılması, ticaret ve emsali dini ve dünyevi maksatlardan temizlenmesi tertemiz mal ile yola çakmasıdır. Yine hacıya yakışan ve gerekli olan Allah'ın hukuku ile mahlukatın haklarına riayettir.

Aile Hukukunca Aid Faziletleri:
Nikahın Faziletleri: Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor, "Nikah benim sünnetimdir, fıtrat ve sünnetimi seven ona sahip çıksın, iyi sarılsın"

 Allah için evlenen ve Allah için müminleri evlendiren Allah Teala'nın dostluğuna hak kazanır.

Evlenmenin Afetleri:
Kadınların istekleri bitip tükenmek bilmediğinden onlara helal kazanç götürmek zordur.
Kadınların kötü huylarına tahammül ve eziyetlerine sabır çok güçtür.
Çoluk çocuk ile meşguliyet insan dünya peşinde sevk ederek Allah Telaya'yı unutturabilir.
Evlenmenin Faydaları:
Allah'ın vaadine güvenerek zengin olmak.
Evlat ve zürriyet çoğalır.
Nikah, şerefe delalet eder.
Evlilik sayesinde kadınların güçlük ve sıkıntılara tahammül ederek zamanla güzel huy sahibi olmasına sağlar.

Evlenilecek kadında aranan şartlar:
Dindarlık ve namusluluk
Güzel huyluluk
Fizik, yüz ve soy güzelliği
Kadın gezmeye düşkün olmamalı.
Kadın kanaatkar olmalıdır.
Evlatlarına şefkatli olmalı.
Kadının mehiri az olmalıdır.
Evlenilecek kadın nikah düşen yakın akrabalarından olmamalıdır.
Kadın kısır olmamalıdır.
Evlenilecek kadının kız olması tercih edilmelidir.

2- Karı-Kocanın Hak ve Vazifeleri
Erkeğin kadın üzerindeki hakları:
Kadın kocasının günah olmayan bütün emirlerine riayet etmelidir.
Kadının kocasının hakkın, kendisinden ve bütün akrabalarından haklarına takdim etmelidir.
Kadın kocasının izni olmasan asla evden çıkmamalıdır.
Kadın kocasının izni olmadan evinden hiç bir şey vermemelidir.
Kadın, evin halini düzeltip, ıslah etmeye ihtimam göstermelidir.
Kadın, kocasının namusunu ve sırrını muhafazadan sorumlu, din işlerinde ona yardımcı olmakla yükümlüdür.

Kadının Kocası Üzerindeki Hakları:
Erkek hanımına yediğinden yedirmeli giydiğinden giydirmelidir.
Hanımını her bakımdan iyi idare etmeli, kırıp incitmemelidir.
Erkek hanımına zulmetmemelidir.
Fesada sebebiyet verecek şekilde gevşek ve aşarı olacak şekilde kıskanç davranmamalıdır.
Erkek hanımına karşı su-i zandan kaçınmalıdır.
Erkek, Allah Teala kendisine bol rızık verdiği zaman hanımına bol bol vermeli, fakat israfa girmemelidir.

3- Ana-Baba- Evladın Hak ve Vazifeleri:
Doğumdan sonra kulağına ezan okuma adab-ı veladetlendir.
Çocuk doğduğu zaman ağzı hurma gibi tatlı bir şeyle açılmalıdır.
Doğan yavrunun yedinci günde başı tıraş edilir.
Yedinci günde akika kurbanı kesilir.
Yedinci günde sünnet ettirmek.
Çoğu anasının emzirmesinde adabdır.
Evlat, kız-erkek, her ne olursa olsun ihsan-ı ilahi add olunmalıdır.
Meme emen çocuğun ağlamasıyla darlanmamalıdır.

Evladan Ana-Baba Üzerindeki Hakları:
Çocuğu güzel bir ad koymak.
Helal ve temiz bir rızkla beslemek
Kitab-ı Kerim-i öğretmek.
Altı yaşına varınca edep öğretmek
On altı yaşına gelince evlendirmek
Evlada kötü muameleden sakınmak

Evladın Ana-Babaya Karşı Vazifeleri:
Ana-babaya eza ve cefa etmemek
Onlara iyilik ve şükranla muamele edip güzel sözlerle gönüllerini almak
Mübah olan her meselede ana-babaya itaatkar olmak.
Ana-babaya ölümlerine kadar iyi bakmak yeterli değildir. Ölümlerinden sonra çocuğunun iyi halinden dolayı kabirde ferahtır. Dirilerin ölülere hediyesi dua ve istiğfardır.

Akraba Hukukuna Dair Faziletler
Sıla-i rahim, ömrü uzatır, rızkı arttır, rızkı artırır. Efendimiz (sav) "Sıla-i rahmi terketme sıla yap, sana zulmedeni bağışla, sana kötülük yapana bile iyilik yap" buyurmaktadır.

Köle ve hayvanların Hakları:
Aç bırakmamak
Bilindiği hayvanın yüzüne vurmamak
Hayvana azab ve işkence etmemek
Kendisine eziyet vermeyen karınca ve hüd hüd kuşuna öldürmemek.
Akrep, yılan, fare, alaca, karga ve kuduz köpek gibi zararlıların dışında hayvanat öldürmemek.

Amme Hukukuna Dair Faziletleri
Amme hukuku denilince insanların ırz ve namuslarına dil uzatmaktan sakınmalı ve dedikodu, kovuculuk, yalan ve benzeri dil ile işlenen günahlardan çekinmek akla gelir.
Gıybet, müminin duyunca hoşlanmayacağı sözleri ortasından söylemektir. İstir dini ister dünyevi ne olursa olsun gıybet yapılmamalıdır. Bir Müslüman'ın şerefine dil uzatmak en büyük günahlardan biridir. Gıybete şu dört yerde başka çare kalmadığı zaman izin verilmiştir.
Zalimin zulmünü padişaha şikayet etmek.
Hak sahibinin hakkın almak için yardım isteğini kişiye olayı yada kişiyi anlatması
Fetva almak için yardım isteği kişiye olayı da kişiyi anlatması
Açıktan günah işleyen fasıkı, fısıktan korunmak amacıyla söylemek.
Kovuculuk, açıklanması, istenmeyen sırların açıklanmasıdır. Efendimiz (sav) " Korucu cennet giremez" buyurmuştur. Akıllı olana yakışan gördüklerini söylemektir. Bir fayda sağlamak veya günah önlemek siz konusu ise caizdir. Mesela birinin tasallut ederken gördüğün kimse hakkında şahitli yapma mecburiyetin vardır.
Doğruluk mutlaka hayra götürür. Efendimiz (sav)'e "Mümin yalancı olabilirim:" diye sorulunca "Hayır asla olamaz! Buyurmuşlardır. Çünkü yalan uyduranlar Allah'ın ayetlerine inanmayanlardır. Yalan bütün kötülüklerin temeli, günahların esasıdır.
Yalan ancak bir kaç yerde mübahtır.
Dargınların arasını bulmak için,
Harpte düşmana hile yapmak için,
Erkeklerin hanımına ve kadının kocasına muhabbet ve yuva saadeti için söylediği yalan sözler.
Müminin yalan vaadden kaçınması gereklidir. Çünkü yalan vaad münafıklık alametidir.

Nefsin Islah Yolları
Kul, nefsin azgınlık ve taşkınlığından kurtularak itiminan makamına erince nefs insana güzel bir binit olur. En büyük cihad ile mücadeledir. Nefsin kötü ahlakı pek çoktur. Bunların başlıcaları, kibir, vebriya, öfke, hased, mal sevgisi ve makam tutkusudur.
Tevazu ile kul nefsini kibir ve ucbün çirkinliğinden uzak tutmalıdır. Efendimiz (sav); "Dünyada böbürlenip büyüklük taslayanlar, kıyamet gününde küçük karınca suretinde yaratılacak ve halk onların üzerine basarak çiğneyecektir." Buyurmaktadır.
Yusuf b. Esbat tevazu şu güzel sözleri açıklıyor, "Evinden çıktıktan sonra karşılaştığın herkesi kendine üstün görmektir."
Küçük şirk sayılan riyanın nefisten uzaklaştırılması ancak yapılan her şeyin Allah rızası için olduğunu bilmekle mümkündür. Kişi bir amele yöneldiği zaman aklında sadece Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır.
Efendimiz (sav) yumuşak huyluluğu da şu sözlerle açıklıyor,
" Sizin en hayırlınız öfkelendiği zaman kendine hakim olandır. En yumuşak başlı olanınızda elinde intikam alma imkanı olduğu halde insanların kusurlarını bağışlayandır.
Hased, Allah'ın kullarına ihsandan memnun olmamak manasına gelir. Bu ise insanı günahla götürebilir. Bir kimse dünyaya aid bir şey için hassal ediyorsa bu tutumu ona hiç bir şey kazandırmaz. İbn Şirin derki: " Hased ettiğim kimse Cennet ehliyse onun ehl-i cennet olduğunu kıskanmayayım da dünyalığını mı kıskanayım? Zira dünya cennet nazaran çok hafiftir. Eğer hased ettiğim kimse cehennemlik ise, onu cehenneme götüren dünyasını niye kıskanayım?
Müminlerde olması gerekli olan güzel huylardan biride isar'dır Yani kendine verilmesi gerekin ihsanın başkasını arzu etmektir. Nitekim Allah Teala bu konuda Haşr suresinde " Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, kardeşlerini kendilerinden önce tutarlar" buyurmaktadır.
Nefsin kötü huylarından olan hırs kişiyi hasrete götürür. Bunu önüne geçmek amacıyla müminlerin kanaatkar olması gereklidir. Kanaat konusunda aslolan iktisatlı, tutumlu olmaktır. İktisat, harcamada tutumlu, vermede minnetsiz davranmaktadır.
Bilmek gerekir ki, makam sevgisi ve şöhret tutkusu, nefse en çekici gelen özelliklerdendir. Bu sebeple sıdk makamına ermiş kimselerden en son çıkan nefsani duygu, "makam sevgisi" veya "baş olması" arzusundadır. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur. "Siz baş olmaya çok meraklısınız, fakat bu duygu, kıyamet gününde size pişmanlık sebebi olacaktır.

Sülük, Ma'rifet ve Tevhidin Fazileti.
Sülük'ün niteliği: Bu alemde gerçek maksat, biricik gaye Allah Teala Hazretleridir. Bu yüce gayeye götürülen yollar, yaratıkların nefesleri sayısıncadır. Bu yolların en sağlam, en zor, en yüce ve en doğru olan, riyasat, mücahede ve şiddet yoludur. Kalp temizliği batın tasfiyesi, zikir ve tevhid ile olur. Allah Teala ile aramızda bulunan perdelerin en kalını şüphesiz nefs perdesidir.
Nefsin arzularına karşı koyabilmek için gerekli bazı hususlar vardır.
Gönlünün ısındığı bir kamil şeyhe bağlanmak.
Tevbe ve inabeden sonra Hak'a yönelmek
Sünnet uymaya ihtimam göstermek
Ehl-i dünyaya yaltaklanmamak.
Aç kalmak (ve az yemek).
Sükut (ve az konuşmak).
Zikri ilahi ile meşgul olmak.
Halvete devam.
Vakıasını başkasına söylememek.

Ma'rifet'i İlahiyyenin Fazileti: Marifet ve ilm-i ilahi, yani, Cenabı Hakk'ı iyice tanımak faziletlerin en yücesidir. Nitekim rivayet olunduğuna göre Resulullah (sav) " En fazileti amel nedir? Sonuncusu "Allah'ı bilmek ve tanımaktır." Buyuruyor. Ayrıca yine bu konu ile alakalı olarak "Bilerek yapılan az amel, bilinmeden yapılan çok amelden daha hayırlı ve faydalıdır." Buyurmaktadır.

Tevhid-i İlahinin Fazileti: Tevhid hakkında pek çok söz söylenmiştir. Fakat tevhidin hakikati dil ile beyan olunamaz. Çünkü tevhid hakikatinin yörüngesi, tatmak ve yaşamaktır, on ancak vicdan ile anlaşılabilir.
Ebül Abbas es-Seyyari derki: " Tevhid; kalbin Hakk'tan başka bir şey hatırlamamasıdır."

MİFTHU'S-SALAT VE MİRKATÜN-NECAT
(Namaz Anahtarı ve Kurtuluş Merdiveni)

Namazın Sırları ve Adabı
Namazı kılacak kişi yemek ve içmekle ilgili ihtiyaçlarını görmüş, kalbi huzur ve teveccühünü bozabilecek düşünceleri zihinden çıkarmış olmalıdır. Bedeninin ve kalbini tevbe ile temizlemelidir. Burada temizlenmesi gerekli olan en önemli şey kalptir. Çünkü kalp nazargah-ı ilahi'dir.
Bedenen kıbleye, batınen ise Cenab-ı Hakk'ın huzur-u ilahisine yönelmeli ve son namaz imiş gibi kılmak gerekir.
Niyetten sonra tekbir alınır ve namaza durulur. Burada mümin bir miraçtadır. Bunu hiçbir an unutmamalı ve Allah'ın huzuruna yakışır şekilde namaz eda eylemelidir.
Tekbirden sonra sağ ele elin üzerine konularak bağlanır. Yeni ise insanın iki denizinin kavuştuğu yer olan göbeğin biraz aşağısındadır. Göbeğin üst kısmı (kalp ve daha yukarısı) semavi sırlar hazinesi, alt kısmı ise nefsini orduların karargahı ve arzın sırları deposudur. Eller bu şekilde bağlanınca nefsini duygu ve güçlerin yukarı çıkması önlenmiş olur. Nefsle mücadele ve ihtilaf ortadan kalkınca ellerin birleştirilmesi ihtiyacı ortadan kalkan ve eller yana salıverilir. Bu konuda görüş ayrıcalığı çıkmaktadır.
Bu durum namaz kılan kişinin ahvalinin farklığından kaynaklanır.
Namaz kılana yakışan, padişahlar padişahı Allah'ın huzurunda zelil bir kulun oluşu gibi huşu ve hudu halinde bulunmaktadır. Ruküdan doğrulunca belini ve sırtını dümdüz yapmak gereklidir. Yoksa Allah Teala nazar buyurmaz.,
Secdeye giderken dizler, eller sonra alan ve burun sırasıyla yere konur. Dirsekler yere yapıştırılmaz. Secdede sünnet ve farzlara riayetle özen gösterilmelidir. Çünkü kulun Cenab-ı Hakk'ın en yakın olduğu an secde anıdır. Secdeden kalkınca sol ayak üzerine oturulur ve sağ ayak parmakları kıbleyi gösterecek şekilde dikilir. Eller açılıp kapanmaya zorlanmadan uyluklar üzerine konur.
Teşehhüdde et-Tahiyyat okunurken Mirac'ın sırrı düşünülmelidir. Çünkü namaz Mi'raç çıkmak için sağ ve solda bulunan meleklerle, Müslüman ins ve cinlere selam verilmelidir.

Namazın Faziletleri:
İkindi namazı çok önemlidir. Bu namazı kılana büyük mutluluk vardır. İyiliklerin kötülükleri giderdiği gibi namazda dünya karanlıklarını giderir. Beş vakit namaz Cenab-Hakk'a açılan baş huzur kapısıdır.
Nefsin namazı insanı kötü huylardan, kalbin namazı gaflet ve gereksiz uğraştan, sırrın namazı da masivaya iltifattan alıkor.
Namaz lugatta dua demektir. Çünkü tam anlamıyla Allah'a yönelince bütün organları sanki dil kesilir ve Allah Telalaya zahirin ve batınen dua eder.
Cuma ve Cemaatin Faziletleri:
Allah Teala buyuruyor ki.
" Cuma günü namaza çağrıldığında hemen Allah'ın zikrine koşunuz. Alış verişi terkediniz. Eğer bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (Cuma-9)
Cuma namazını terk etmek kalbin nurlanıp inkişaf etmesine sebep olur.
Cuma namazında gerekli olan adabdan birinin de sessizce hutbe dinlemek olduğu bilinmelidir. Çünkü Allah Resulü (sav) "imam minbere çıktığında zaman namaz kılmak da, konuşmak da caiz değildir." buyurmuşlardır.
Günlerin en hayırlı olan Cuma günüdür.
Cemaatle namaz, sünnet-i müekkededir. Cemaatle kılının namazın yirmiyedi kat sevabı olduğu unutulmamalıdır.
Saf bağlayıp namaz kılan mü'minler, nefs gibi haramilere şeytan misli hırsızlara karşı mücadele etmek için birbirlerine destek olarak kenetlenmiş binalar gibidir. Namaza duran cemaatin zahirleri şartlarını taşıyarak bir araya gelirse batınlarıda onlara uyar. Takva ve iyilik hususunda birbirlerine karşılıklı olarak yardımcı olurlar. Birbirlerine nur ve bereket sirayet eder.
Tenbih
Namaz, kalbi ve kalple ilgili amelleri, cehri ve hafi zikri toplayan ve kulu yüksek derecelere ulaştıran bir ibadettir.
Ammelilerin bir ruhu, bir cesedi vardır. İnsanoğlu dünyada bulunduğu sürece onun amellerinden yüz çevirmesi azgınlık ve isyanın ta kendisidir. Ameller haller ile tezkiye görür. Haller (ahval) ammelileri gelişir.
Dinin ikamesi için gayret göster., lakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbına kulluğuna devam et.

- Bu yazı ilim2000.tripod.com adlı internet adresinden alınmıştır.

Hüdayi Yolu Neresidir


Sultan Ahmed Han, büyük bir cami yaptırmak istiyordu.

Kararını verdi ve yerini tespit ettirdi.

Temel atma merasimi için hocası Aziz Mahmud Hüdayi ve diğer alimleri davet etti.

Koyunlar kesildi.
Temel atmak için ilk kazmayı, Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri vurdu.

Padişah, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, cami yapıldı ve açılışını yapmak ve Cuma hutbesini okumak üzere Aziz Mahmud Hüdayi davet edildi.
Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile beraber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi.
Bu şartlar altında Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkansızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkara söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sadık talebeleri durur mu?

Hemen onlar da bindiler. Böylece şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldı. Allahü tealanın izniyle Mahmud Hüdayi hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesafesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkmazken, Aziz Mahmud Hüdayi kayığıyla selametle karşıya geçti.

Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdayi yolu”dendi ki, fırtınadan uzak, selametle gidilen bir deniz yolu olduğu kabul edilir. Bu sırada Ahmed Han da , telaş ve üzüntü içerisinde Hüdayi hazretlerini bekliyordu. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri tam köşkün yanına gelince, Müthiş bir gümbürtü koptu.

Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kas-ı Hümayunun bir yanını çökertti. Bina allak bullak olmuş; ne padişah dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdayi hazretleri telaşlanmadılar.

Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümayunun çöken tarafına asasını dayayıp binanın yıkılmasına engel oldu. Sonra Padişahı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler. Bu sırada dayanak direkleride getirilmiş ve çöken yana konulmuştu.

Köşkteki son kişinin de inmesini müteakip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdayi hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu.Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve bina çöktü. Bu olayı gören herkes Hüdayi hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı.

Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi.

Büyük bir alayla Sultanahmed camii’ne gelindi.

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini Şaşırtan Dava



KADI MAHMUD'U İLK ŞAŞIRTAN DAVA

GARİP DAVA

Üftade Hazretleri’nin dergâhına devam eden bir garip vardır. Bunu öyle bir Haremeyn hasreti sarar ki sormayın. İşini gücü bırakır, hacı uğurlar, hacı karşılar. Onlara sarılır, koklar, ayaklarının tozuna sürer yüzünü. Bir tek hurmayı, bir yudum zemzemi saklar yıllarca. Söz Mükerrem Mekke ya da Münevver Medine’den açılmaya görsün, aha şuracığını bir ılıklık basar, gözleri dolar.

Ama paranın gözü körolsun. Meret bir türlü denkleşmez ki. İşte o yıl da hacılar denklerini hazırlar, yola çıkarlar. Garibin hayvanı yoktur, uzun süre peşlerinden koşar, ancak ilk molada böyle olamayacağını anlar, döner geri. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. O Hicaz sevdası ile yanıp tutuşadursun arefe gelir çatar. Milletin bayram neşesiyle sağa sola koşturdukları demlerde iyiden iyiye mahzunlaşır.


OLUR MU OLUR

Üftade Hazretleri onu bir kuytuda hıçkırırken görür.

“Sen Eskici Mehmed Dede’yi bul” der, “selâmımı söyle, seni hacca götürsün!”

Garip adam “Öyle şey olur mu?” demez. Eğer Üftade Hazretleri diyorsa olur, mutlaka olur. Zerre kadar ‘acaba’sı yoktur. Sevinçle Mehmed Dede’yi bulur. Büyük veli, garip aşığın elinden tutar ve göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a uçarlar.

Orada hemşehrilerini bulurlar. Birlikte konaklar, birlikte otururlar. Hatta emanet alır, emanet bırakırlar. Sonra geldikleri gibi dönerler

geri. Karısı adama inanmaz. O, üç günün hesabını sorar. Hatta işi büyütür, kadıya çıkar. “Bu yalancıyla yaşamak istemiyorum!” der. “Yok efendim hacca gitmiş de, tavaf etmiş de, zemzem içmiş de... Bir sürü maval işte!”

Kadı Mahmud önce adamcağızı, sonra Eskici Mehmed Dede’yi dinler. İkisi de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyleri söylerler. “Bir anda şeytanı iklim iklim dolaştıran Allah, sevdiklerini de gezdirmeye kaadirdir!”


Nihayet Bursalı hacılar döner, hadiseyi doğrularlar. Kadı Mahmud bir hoş olur. Makam, mertebe gülünç gelir gözüne. O saatte gemileri yakar, niyetlenir dervişliğe.

Aziz Mahmut Hüdayi'nin Çiçek Sevgisi


ÇİÇEK

Bir gün Üftade hoca talebelerinden kendisine çiçek getirmelerini ister.


Vardır bunda bir hikmet diye her talebe çiçeklerin en âlâsından, en râyihâlılarından getirirler. Aziz Mahmud Hüdâyî ise kupkuru cılız mı cılız bir çiçekle şeyhinin önüne çıkmış.


Diğer talebeler haliyle merakla şeyhinin ne diyeceğini beklerler.


Şeyhi: "... Bu çiçek ne demek?"


Aziz Mahmud Hüdâyî ise buraya yazmama sebep olan ve bugünlere kadar gelen cevabını söyleyiverir:


"Hocam, siz bana bir çiçek getirmemi söylediniz. Fakat ne tarafa dönsem nereye baksam tabiat hep O'nu zikretmekte, hep O'nun ism-i şerifiyle hemhâl olmakta. Onları zikirlerinden mahrum bırakmamak için ben de bu kuru, cansız, ölmüş çiçeği getirdim

 



Aziz Hüdayi çeşmesi


Aziz Hüdayi Camii’nin avlusunun alt kapısının solunda, imam meşrutasının altındaki iki çeşmeden ikincisidir. Muntazam kesme taşla yapılmıştır. Kitabesinden 1623 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. Sultan Abdülmecid, Hüdayi Külliyesi’ni yenilerken bu çeşmeyi de yenilemiştir.


GÜNÜMÜZDE KULLANILMAYAN YAPI STRÜKTÜREL AÇIDAN SAĞLAMDIR. YAPISAL DURUMU, YAPIM TEKNİĞİ, MALZEMESİ İLE ÖZGÜN DURUMU BÜYÜK ÖLÇÜDE KORUMUŞTUR. KLASİK ÜSLUPTA SİLMELER VE SİVRİ KEMERLERLE DONATILMIŞ OLAN ÇEŞMELERİ YAPTIRAN AZİZ MAHMUT HÜDAYİ OLMALIDIR. HASKAN'A GÖRE İSE ÇEŞMELER 1595 YILINDA CAMİ İLE BİRLİKTE YAPTIRILMIŞTIR. SOL TARAFTA YER ALAN ÇEŞMENİN KEMERİ ÜZERİNDE (H.1033) 1623-24 TARİHLİ SÜLÜS HATLI ARAPÇA KİTABE MEVCUTTUR. KEMER AYNASININ İÇİNDE (H.1272) 1855-56 TARİHİNDE KÜLLİYE İLE BİRLİKTE ABDÜLMECİD TARAFINDAN TAMİR EDİLDİĞİNİ GÖSTEREN ŞAİR ZİVER AHMET PAŞA'YA AİT TA'LİK HATLI BİR KİTABE BULUNMAKTADIR.

SOLDAKİ ÇEŞMENİN KİTABESİ: '

'VE MİNEL- MAİ KÜLLE ŞEY'İN HAYY ''
EYLEMİŞ ABDÜLMECİD HAN'A EZEL RABB-İ MECİD /
FEYZ-İ ENVAR-I HÜDAYİ ZATINA BAHŞ U KEREM /
NEZD-İ DERGAH-I HÜDAYİ'DE BU ZİBA ÇEŞMEYİ /
YAPDI EVVELKİNDEN ALA KILDI İCRA-YI HİMEM/
HANKAH İLE BERABER YAPDIRUB BU ÇEŞMEYİ /
İKİ HAYRI KILDI İFA OL HUDAVEND-İ Nİ'AM /
EVLİYA ERVAHI ŞAD OLDUKÇA BU HAYR İLE/
SALTANATLA KAMRAN OLSUN O ŞAH-I MUHTEREM /
HİMMET-İ EVTAD Ü AKTAB İLE ZİVER SAFHAYA /
TAM VE CEVHER İKİ TARİHİ ÇIKUB YAZSUN KALEM /
KUTB-I ALEM LUTFIDIR BU ÇEŞMEDEN İÇ SAF SU /
1272 ÇAR- CUY-I FEYZ OLA ŞAH-I CİHANA ÇAR-YEM /
1272.

SAĞDAKİ ÇEŞMENİN KİTABESİ:

DERYA- YI CÜD Ü RAHMET OL- DEM Kİ CÜŞA GELDİ /
HALK-I CİHANA KILDI BU ÇEŞMESARI İCRA /
TAMİR OLDUĞUNDA DENİLDİ AN TARİH /
AB-I HAYATA MANEND OLDU BU ÇEŞME HALA

Başlıca Kaynaklar

* AYVANSARAYİ HÜSEYİN EFENDİ, HADİKATÜ'L CEVAMİ İSTANBUL CAMİLERİ VE DİĞER DİNİ- SİVİL Mİ'MARİ YAPILAR, İŞARET YAYINLARI :93, İSTANBUL,2001. * HASKAN, MEHMET NERMİ. YÜZYILLAR BOYUNCA ÜSKÜDAR, CİLT:1, ÜSKÜDAR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ SAYI: 3, İSTANBUL, 2001. * KONYALI, İBRAHİM HAKKI. ABİDELERİ VE KİTABELERİYLE ÜSKÜDAR TARİHİ C.1,TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ YAYINLARI, İSTANBUL, 1976. * TANMAN, BAHA. ''AZİZ MAHMUT HÜDAİ KÜLLİYESİ'' DÜNDEN BUGÜNE İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ C:1,İSTANBUL, 1993, s:507-510.

Celvetiye Tarikatı İbadet Şekilleri, Ayinler, Zikirler


Celvet halka karışarak, halk ile beraber olmaktır.Celvetiler, halka karışmakta hayır olduğu kanaatindedirler.Kulun Hakk'ın sıfat ve vasıflarıyla süslenmesi, kulun, kendi varlığından geçmesive Hakk varlığında yok olmasıdır.Tasavvuf ıstılahı olarak Celvet; "kulun, Hakk'ın sıfatlarıyla vasıflanmış olarak halvetten çıkışına ve O'nun varlığında yok oluşuna fena fillah denir.

Celvet; hayata ve hadiselere iştirak (ihtılat) tir, ruhun kemaline delildir. Halvet ise; celvetin tamamlayıcısı, celvete geçmek için basamak, celvete hazırlayıcı hususi bir haldir. Celvet sadece bir ıstılahtan ibaret olmayıp beka makamının da bir ifadesidir. Halvet de fena makamının bir ifadesidir.

Celvet; hakikat yolcusunun çıkarken geçtiği manevi mertebe ve makamlara, nefsani ahlaktan soyunup, İlahi isimler elbisesini giydikten sonra Rahmani ahlak ile dönmesidir.Üftade'ye göre :

Allah'a varan yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır. sözünün manası da budur. Üftade'ye göre celvet; aynı zamanda cem'u-l cem makamıdır. Şöyle ki salik, vuslata erince sulükü tamamlanır, fakat makamları tamamlanmış olmaz. Bundan sonra beka alemine yani kesret alemine döner. Kur'an-ı Kerim de:

"Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı."(Necm, 53/9) ayetindeki "kabe kavseyn" kelimesi buna işaret etmekte olup kurb (Allah'a yakın olma) makamıdır, salik vuslata ermezden önce bu makama ulaşır. "Ev edna" ise vuslat makamıdır. İşte Hakk'a vasıl olan salik yeniden "kabe kavseyn"'e dönünce, bu inişle cem'ul cem makamına çıkmış olur. Bu makam kesret ile vahdetin, fark ile cem'in yani zıt mefhumların birleşmesinden dolayı cem'ul cem adını almaktadır. Üftade'nin tarifiyle cem ve cem'ul cem ıstılahları, klasik tasavvuf anlayışındaki ıstılahlardan farklıdır; O'nun "ma'ıyyet" dediği cem', cem' dediği cem'ul cem', cem'ul cem' dediği de celvettir. Kur'an-ı Kerim bu makama şu ayetle işaret eder:

"O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır"(Hadid, 57/3)

Cem'ul cem' makamının ehli, insan-ı kamil vasfını da kazanmış olur, ne halk ne de Hak ile "mahcub" (perdelenmiş,örtülü) olmaz, eşyanın (madde ve enerjinin, varlıkların) vücudunu batıni yönden "ayn-i Hakk" olarak görür, bir taraftan eşya ile kayıtlı (bağlı,bağıntılı) olduğu halde marifetullah tarafından bakıldığında eşyanın üstündedir, eşya ile kayıtsızdır.

Celvetiler tevhid ile meşgul olurlar, mücahede ederler.

Bütün tarikatlarda olduğu gibi Celvetiyyede de Hakk'a vusul için bir Mürşid-i Kamil'e intisab etmek gerekmektedir.

Mürid, mürşidine intisab ettikten sonra, mürşidinin talimatına uygun olarak zikir ve manevi mücahedeye başlar.

İlk ve en önemli ZİKİR, Kelime-i Tevhid'tir.Yani "LAİLAHE İLLALLAH" sözüdür.Buna TEVHİD zikri denir.Mürid ilk zamanlar Tevhid zikrini yaparken "LA MA'BUDE İLLALLAH" manasını düşünür.İkinci mertebede Kelime-i Tevhid'i "LA MAKSUDE İLLALLAH" manasını zikreder.Üçüncü mertebe de ise "LA MEVCUDE İLLALLAH" (Allah'tan başka mevcut yoktur.) manası ile zikreder. Mürid Tevhid Nuru zahir oluncaya kadar bu zikre devam eder.

Celvetiye tarikatında ikinci önemli zikir "ESMA-İ SEB'A" zikridir.Allah (c.c) yedi ism-i şerifi sırasıyla şunlardır.LA İLAHE İLLALLAH, ALLAH, HU, HAKK, HAYY, KAYYUM, KAHHAR ... Bu yedi isim, nefsin yedi makamına tekabül etmektedir.

Celvetiye tarikatına giren müride, Şeyh şunları telkin ve tavsiye eder.

1-Her gün 100 defa "ESTAĞFİRULLAH EL-AZİM" demek.

2-Her gün Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e 100 defa selat ve selam getirmek.

3-Günde 700 defa "LA İLAHE İLLALLAH" ve her 20. veya 30. 'da bir defa "MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH" demek, mürid mürşidinin verdiği bu evradın dışına çıkmaz.

4-Sabah namazından sonra güneş iki mızrak boyu yükselene kadar zikir ve tefekkürle meşgul olur.

5-İşrak vaktinden zevale kadar, 4-6 rekatlık kuşluk namazı kılmak.

6-Akşam namazının sünnetinden sonra 6 rekat "Evvabin" namazı kılmak

7-Gecenin üçte bir vaktinde kalkıp 2-12 rekatlık "Teheccüd" namazı kılmak

8- Pazartesi ve Perşembe günleri ile Zilhicce ve Muharremin 10 gününü Recep ve Şaban'ın tamamını oruçlu geçirmek

9-Daima abdestli bulunmak

10-Abdest aldığı zaman 2 rekat "Şükr-i Vudu" namazı kılmak

Bundan başka mürid şunları yapmaya dikkat eder.

a)-Tevbe ve inabeye ihtimam göstermek

b)-Sünnete riayetkar olmak

c)-Dünya malına tamah etmemek

d)-Az yemek

e)-Az konuşmak

f)-Daima zikirle meşgul olmak

g)-Şeyhe rabt-ı kalb etmek

h)-Şeyhe ititrazı terk etmek ve ona inanıp güvenmek.

CELVETİ AYİNİ

Celvetiler, dizleri üzerinde durarak zikrederler.Buna "Nısf-ı Kıyam" veya "Hızır Kıyamı" denir.Bir rivayete göre, kuud tevhidi sırasında Hz. AZİZ MAHMUD HÜDAİ postunda otururken bir anda zikir meclisine "Hz. Peygamberimiz (S.A.V.)" (bir başka rivayete göre de Hz.HIZIR a.s.) ın teşrif buyurduğunu kalp gözü ile görüp ayağa kalkmak istemiş, fakat Hz.Peygamberimiz (s.a.v.), kalkmamasını işaret edince, dizleri üzerinde yarı kalkmış olarak kalır ve zikre öylece devam edilir.O günden sonra bu şekilde zikir Celvetiyye de teamül haline gelmiştir.

CELVETİYYE DE TAC VE KİSVE

Celveti tacı 13 terklidir.Tepesi siyaha yakın koyu yeşil renktedir.Ortasında kendi renginden bir düğme vardır.Tacdaki 12 terk, Tevhidin harflerine ve Esma-i Hüsna-i Aşereye, biri de Esma'dan mazhar olunan isme delalet etmektedir. Bir başka rivayete göre: 12 imama ve bir de Hz. Pir'in Kutbiyyetine işarettir.Tepedeki düğmede "NÜBÜVVET-İ MUHAMMEDİYYE" nin ifadesidir.Bu tacı giyenlere "Celveti Sofusu" denirdi.

CELVETİYYE'NİN ŞUBELERİ

1-SELAMİYYE:

Selami Ali Efendi tarafından kurulmuştur.

2-HAKKIYYE

İsmail Hakkı Bursevi Hz. leri tarafından kurulmuştur.

3-FENAİYYE

Kütahyalı Fenai Ali Efendi tarafından kurulmuştur.

4-HAŞİMİYYE

Bandırmalı zade Mustafa Haşim baba tarafından kurulmuştur.

Celvetilik Kütüğü

Hacı Bayram Veli

Hacı Bayram Veli 1352 - 1429 tarihleri arasında yaşamış olan Türk, mutasavvıf. Bayramilik Tarikatını kurmuş, Tanrı'nın insan gönlünde görünüş alanına çıktığı inancını savunmuştur.

Gerçek adı Numan olan Hacı Bayram Veli, Ankara yakınlarında Solfasol köyünde doğdu, Ankara'da, bugün Hacı Bayram Camii'nin bulunduğu yerde öldü. Babası, tarımla geçinen Koyunluca Ahmed'dir.

Rüstem Halife

Maakad Hızır Dede

Aziz Mahmud Hüdai

Aziz Mahmud Hüdai Osmanlı Devleti, zamanında Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi; Mahmud, babasının ismi Fadlullah'tır. 1541 (H. 948) senesinde Şereflikoçhisar'da doğdu. 1628 (H. 1038) senesinde İstanbul'da vefat etti. Kabri Üsküdar'dadır.

Çok zeki olup, bir defa okuduğunu zihninde tutan, tekrar kitaba bakma ihtiyacı hissetmeyen Aziz Mahmud Hüdai ilk tahsiline Sivrihisar'da başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a geldi.

Celvetilik


Bayramiyye tarikatının bir şûbesi.

Ünlü mutasavvıf Azîz Mahmud Hüdai'ye nisbet edilen bir tarikat.

Arapça'da yerini, yurdunu, terk etmek mânâsına gelen celvet kelimesi, tasavvuf ıstılahı olarak, kulun, Allah sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah'ın varlığında fanî oluşu anlamını taşır.

Celvetiyye, celvete mensup olanlara verilen isimdir. Celvet, halvetten çıkmaktır. Bu da itibarî olan her şeyi çıkarmak, hakikat libâsını giymek demektir. Halvet ile celvet arasında anlam ve imlâ açısından alt ve üstteki noktadan başka bir fark yoktur.

Celvet ve halvet kelimeleri, başlangıçta bir makam ve meşreb ifade ederken daha sonraları iki ayrı tarikatın adı olmuştur.

Celvetiyye tarikatının ilk kurucusu olarak değişik isimler ileri sürülür. Bu değişik rivayetleri te'lif eden Bursalı İsmâil Hakkı der ki:

"Celvetiyye tarikatı İbrahim Zâhid Gilânî (ö. 700/1300) devrinde hilâl; Üftâde (ö. 988/1580) zamanında yarım ay; Hüdai (ö. 1038/1628) asrında ise dolunay durumundadır."

Aziz Mahmud Hüdâî, 948/1552-1038/1628 tarihleri arasında yaşamış bir Türk mutasavvıfıdır. İyi bir medrese tahsili gördükten sonra sûfiyye mesleğine sülûk ederek Bursalı M. Muhyiddin Üftâde'ye mürid olmuş ve kısa zamanda onun yanında hilâfet alarak irşâda mezun olmuştu. Şeyhinin vefatından sonra İstanbul'a gelerek irşâda başlayan Hüdâyî, ilmi ve mânevî nüfûzu sayesinde halkın her kesiminden binlerce insanın sempatisini kazanmış, özellikle devlet adamları ve sultanların hürmetine mazhar olmuştu. Onun eserleri Celvetiyye tarikatının teşekkülünü ve sistemleşmesini sağlamıştır. Hüdâyî'nin "Vakıât", "Tarîkatnâme," "et-Tarîkatü'l-Muhammediyye" ve "Câmiu'l-Fazâil" gibi eserleri, tarikatın temel kaynakları arasında sayılabilir.

Aziz Mahmud Hüdâî, "Şakâyık zeyli"ne göre, Seferhisarlı'dır. Gülşen Efendi, "Külliyât-ı Hüdâî" de Sivrihisarlı olduğunu kaydediyor. Başkaları da onun Konya Koçhisar'ından olduğunu söylemektedirler. İstanbul' da okuyan, Edirne'de Sultan Selim medresesinde muitlik, Şam ve Mısır' da nâiplik eden, Mısır'da Kerimü'ddin Halvetî adlı birisine intisap edip Halvetî olan Mahmud Hüdâî, nihâyet Bursa'da Ferhâdiye medresesine müderris ve Cami-i Atik mahkemesine nâip oluyor. Bu sırada, bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem'de, Cehennem'lik zannettiklerini Cennet'te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Uftâde'ye gidip teslim oluyor.

Mahmud Hüdâî zamanında büyük bir hürmete mazhar olmuştur.

"Silsilenâme-i Celvetiyyân", şeyhin bu teveccühe uğrayışına Sultan 1. Ahmed'in bir rüyasını kerâmetle tâbir etmesini, sebep olarak gösteriyor. Peçevî, Rumeli Kazaskeri Sunullah'ın tesiri ile vezir Ferhat Paşa tarafından Fatih Camii'ne vaiz tayin edildiğini kaydetmekte ve şöhretinin bu suretle başladığına işaret etmektedir (İbrahim Peçevî, Tarih, II, 36).

Mahmud Hüdaî üç kere hac etmiştir. Mihrimah Sultan'ın kızı Ayşe Sultan ile evli olduğu rivayet edilmektedir. Şeyhin tatlı dilli ve güzel söz söyleyen, sakallı ve orta boylu olduğu kaydedilir.

Mahmud Hüdâî, vahdet-i vücüdu, şerîat hudutlarını taşmamak üzere kabul eden ve her hususta zahitlik yolunu tutan tam sünnî bir şeyhtir. Hatta o, tasavvufta taşkınlık gösteren, yahut biraı serbest fikri olan sofilere bile karşıdır. Celvetiye'de sülûk, esmâ iledir. Esmâ-i seb'a yani Allah'ın yedi adı "usûl-i esma" adını alır. Celvetîlikte bunlardan başka beş ad daha kabul edilmiştir ki bunlara da "furû-i esmâ" denilir.

Celvetiyye Tarikatı, Bayramiyye'nin; Bayramiyye de Safeviyye ve Halvetiyye'nin bir kolu sayılmaktadır. Celvetiyye, Hz. Ali kanalıyla gelen bir tarikat olması itibarıyla cehrî zikri esas olan, nefs tezkiyesine önem veren bir tarikattır. Harîrîzâde M. Kemâleddin, Tibyânu vesâili'l-hakâik adlı eserinde Celvetiyye'nin esaslarının tezkiye, tasfiye ve tecliye olduğunu belirtir.

"Tezkiye" dünya sevgisini terkederek nefsi mâsivânın şerrinden korumak; "tasfiye", kalbi her türlü kirden temizleyerek ilâhî iradenin aksedeceği bir hâle getirmektir. "Tecliye" ise, zât-ı İlâhî'nin yine kendisi için zuhûru demektir. Sâlikin, bu âlemi, Hakk'ın zuhûr mahalli olarak görmesidir.

Her çeşit ibadet ve zikirden gaye, insanı gerçek kulluğa erdirmek, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesiyle kemâle ulaştırmaktır. Celvetiyye tarikatının temel esasları, yine Celvetîler'in kabul ettiği usûle göre, "zikir" ile "manevî ve sürî mücâhede" sûretiyle gerçekleşebilir. Kısaca "kelime-i tevhîd" zikri denilen tevhid zikri, bu tarikatın farklı bir özelliği olarak kabûl edilebilir.

Celvetiyye'de sülûkün dört mertebesi vardır: Tabiat, nefs, rûh ve sırr. Tabiat mertebesinde sâlik tabiatın gereği olan yeme, içme ve cinsî münâsebetten mücâhede yoluyla uzaklaşmaya çalışır. Zaruret ölçüsünde yer, içer ve belli bir süre evlenmez. Nefs mertebesinde nefsten kaynaklanan kötü huy ve sıfatlarını mücâhede yoluyla terketmeye çalışır. Nefsin kötü fiilleri iki türlüdür. Bir grubu kendi irâdesi ile işlediği günahlar; diğerleri iyice yerleşmiş kötü huy ve alışkanlıklardır. Bunların her iki grubun da ancak riyâzat ve mücâhede ile ıslah edilebilir. Nefs, belli şekillerde ıslah edilip kontrol altına alınınca rûh ve sırr mertebelerine yol açılmış olur. Ruh mertebesinde sâlik, nefsin kötü huylarının tasallutundan kurtulup rûhu ile irtibata geçmiş sayılır. Ruhun bozuk tarafı, marifet-i ilâhiyyeden mahrûmiyyettir. Bu yüzden rûhun terbiyesi ancak marifet-i ilâhiyye ile olur. Rûh mertebesinde ilm-i ledün sırları zâhir olmaya başladığında sâlike "keşf" vâki olmaya başlar. Tabiat ve nefs mertebelerinde keşf yoktur. Sâlik rûh mertebesinde mârifet ve ilâhî aşkı elde ettikten sonra, sırr mertebesine yükselir. Bu mertebenin gereği mâsivâdan ilgiyi kesmek, Hakk'tan başkasına gönül vermemektir. Bu makam, mahv fena ve tecellî nürlarının zuhûr ettiği vuslat makamıdır.

Bu dört makamın her biri, ayrı ayrı renklerle temsil edilmiştir: Tabiatta renk "toprak" alâmeti olarak siyahtır. Nefs kan rengindedir ve bu "hevâ" alâmeti sayılır. Rûhta renk sarıdır ve "ateş"in sembolüdür. Sırr renksizdir ve "su"yu temsil eder. Böylece anâsır-ı erbaa* tamamlanmış olur. Bu dört makamın sonunda Celvetî sâliki hilâfete ehil hâle gelerek mürşidi tarafından halife tayin edilir.

Celvetiyye'nin; Bursalı İsmâil Hakkı tarafından kurulmuş olan Hakkıyye, Selâmi Ali Efendi'ye nisbet edilen Selâmiyye, Kütahyalı Ali Fenâi Efendi'nin temsil ettiği Fenâiyye ve M. Hâşim Baba tarafından kurulmuş olan Hâşimiyye olmak üzere dört kolu vardır. İstanbul'da tarikat ve tekke faaliyetlerinin serbest olduğu dönemlerde, hemen hemen otuza yakın celveti tekkesi vardı.

Celvetiyye tarikatında diğer tarikatlardan farklı olarak dizler üstüne kalkılıp yarı-kıyam hâlinde icra edilen bir zücir tarzı vardır ki buna "nısf-ı kıyâm" ya da "hızır kıyâmı" denilir.

Celvetî mensuplarının giydiği Celvetî tacının tepesinde onüç; dilim ve bu dilimleri birleştiren bir düğme bulunur. Tarikatın merkez tekkesi, İstanbul-Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdâî'nin medfûn bulunduğu âsitânedir. Tarikat, İstanbul ve Bursa'nın dışında Balkanlar'da da yayılma istidadı göstermişti.

(Geniş bilgi için bk. H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hudâî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982).

Hasan Kâmil YILMAZ

Aziz Mahmut Hüdayi ve Reddedilen Hediiye


Küçük Bir Çamur Denizi Bulandırmaz

Sultan hmed'le Aziz Mahmud Hüdayi birbirlerini o kadar sever sayarlar, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, bu sevgi saygı ve bağlılıktan kaynaklanan bir çok olay ilgili kitaplarda yer almıştır.

Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisinden bu hediyeyi kabul etmesi onu çok mutlu edecekti. Sultan Ahmed bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Gerçek din büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmed şeyhi Hüdayi'nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin maneviyat ulularından Abdülmecit Sivasî'ye gönderdi .Sivasî kabul etti.

Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi'e sunduğu ama kabul etmediği de hatırlatıldı. Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu :

- "Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin" dedi.

Aziz Mahmud Hüdayi'ye de :

- "Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti" dediler.

Onun tepkisi de şöyle oldu :

- "Onun için hiç bir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir umman (okyanus) dur ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir."

Azîz Mahmûd Hüdâyî 'nin ölümünden sonraki kerameti

 


Aziz Mahmud-ı Hüdâî (Üsküdârî) Kaddesallahu Sırrahulaziz Vefatından sonraki kerametleri

1974 Kıbrıs harbi sırasında yardım ettiği askerin hikayesi


Yıl bir 1975.


Öğle namazına yakın bir vakitte Hazret-i Pîr’in türbesi önüne nûr yüzlü, buğday tenli ve tıknaz boylu bir genç gelmişti.


O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin imâmına rastladı ve:


“-Efendim! Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi görmeye geldim! Kendisiyle nasıl görüşebilirim? Acabâ şu an burada mıdır?” diye sordu.


Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi:



“-Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi.


Hazret-i Pîr’in orada olduğunu duyan genç, sevinçle:

“-Lütten beni onunla görüştürünüz!” dedi.


Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar:


“-Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!” dedi. Genç de, talebini tekrarladı:


“-O zaman benimle görüştür! Ben onunla görüşmek istiyorum!” dedi.

Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından mes’eleyi çözebilmek için:





“-Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tanıyor ve biliyor musun” diye sordu.

Yüzü gibi sînesi sâf olan delikanlı da, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek:

“-Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var.” dedi.


Sözün burasında Muharrem Efendi, mes’elenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihâyet idrâk etti ve merakla sordu:



“-Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?”

Genç anlatmaya başladı:

“-Efendim ben 1974 Kıbrıs harekâtında paraşütle indirilen komando grubundandım. Biz, ordumuzun denizden, Rumlar’ın da Beşparmak dağlarından karşılıklı mücâdelelerini sürdürdükleri bir hengâmda paraşütlerle atladık. Ancak hava pek rüzgârlı olduğundan her birimiz bir tarafa savruluyorduk. Ben de düşman hatlarına düştüm.

Ağaçlık bir mevkîde iki yandan gelen cehennemî bir ateş altında kaldım.

Ne yapacağımı bilemez bir halde büyük bir şaşkınlık içindeyken karşıma uzun boylu, heybetli ve nûr yüzlü ihtiyar bir baba çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve:

“-Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ne işin var burada? Niçin tek başına bu hatta girdin?” dedi.





Ben de:


“-Baba! Ben gelmedim, rüzgâr buraya düşürdü.” dedim.





Nûr yüzlü ihtiyâr, hafifçe başını salladı:


“-Ben de harbe geldim. Sizden evvel gönderildim. Buraları çok iyi bilirim. Hangi birliktensin oğlum? Gel seni onların yanına götüreyim!” dedi.


Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı.


Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevkediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum:



“-Baba! Ya sen kimsin?”


O da: “-Oğlum! Bana Azîz Mahmûd Hüdâyî derler.” dedi.

Sonra: “-Baba! Sen bana çok büyük bir iyilikte bulundun? Şâyet memlekete sağ-sâlim dönersem, bir vefâ borcu olarak seni ziyâret etmek isterim.Adresini verir misin?” dedim.


O güzelyüzlü mübârek insan, adres olarak sadece:


“-Oğlum! Üsküdar’a gelip kime sorsan beni sana gösterirler!” dedi.


 
Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim. Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı:


“-Buraya nasıl gelebildin?”

Ben de:


“-Beni, yaşlı, güzel bir baba getirdi.” dedim.


Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar’a geldim.


 Sorduğum kimseler: “O mübârek bir zâttır” diyerek burayı târif ettiler.”

Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi’ye önceki talebini tekrarladı:




“-Efendim! İşte Azîz Mahmûd Hüdâyî ile böyle tanıştık. Artık himmet edin de beni kendisiyle görüştürün!” dedi.

Böylece mes’eleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı.

Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdetâ kekeleyerek hulâsaten:


 “-Evlâdım! Azîz Mahmûd Hüdâyî, hayatta olan bir kimse değil, 1543-1628 yılları arasında yaşamış bulunan büyük bir Allâh dostudur. Herhalde seni buraya Fâtiha okuman için çağırmış olmalıdır! İşte türbesi!” diyebildi.

Bu cevabı duyan vefâkâr ve imanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu.


Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı.


Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı.


Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı. Hüdâyî mihrabının imâmı da, ağlıyordu…

Aziz Mahmut Hüdayi ve Asa

ASA

Sultan Ahmed Han, câmi açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet etti.

Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda Hüdâyî hazretlerini bekliyordu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu.

Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.

Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu.

Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler.

O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.

Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı.

Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı

Ziyaret Eden Kişi Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara