Dua'sıdır,

“Saglıgımızda bizi vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiginde fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde bogulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.”.

Aziz Mahmud-ı Hüdâî (Üsküdârî)

Hüdai Makamına Davetlisiniz



Hüdâî Makamı Üsküdar


Marmara'nın sahiline sedefle işlenmiş bir Osmanlı ruhudur Üsküdar…

Her sokağında her taşında, bir eski zaman musikisi duymak ve de hissetmek hala mümkündür. Yer yer tarihi camilerin avlularına serpilmiş çınarların altında kendini bulmak isteyen insanlara şahit olabilirisiniz. Kimilerinin varlık kapısında tükendiği bu dünyada, yokluk kapısında varlığı bulan bir gönül sultanının izine düştük…

İstanbul'un her semti, birbirinden derin çizgilerle ayrılan farklı yaşam tarzlarına, şehir kültürüne, mimari yapıya sahiptir. Üsküdar, yaşayanlarının mütevazılığı, mimari yapısının mistisizmi ve yüreğinde misafir ettiği ya da misafir olduğu Allah dostlarının oluşturduğu manevi atmosferin hissedildiği semtlerin önde gelenlerindedir.

Üsküdar'a giderken başlar manevi yağmur, ıslatır içinden Allah dostlarının geçtiği sokaklarda insanı. Üsküdar'da, özellikle gönül makamlarının yükseğine çıkmış Aziz Mahmud Hüdâî (ks) makamına varanlar, önce ıslanır yağmurdan, sonra yağmur olur gözleri.

Anlatılan odur ki Üsküdar'ın mana fatihi Hüdâî Hazretleri, sağlığında ve de ölümünden sonra, insanların kendisini gelip ziyaret etmesi için çağrıda bulunmuş ve bir de dua etmiş: "Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin."




Bu çağrıya uyan yüzlerce insan, her gün onun kapısına varıyor. Bir türlü önümüzden ayrılmayan nefsimizi, biraz olsun frenleyip düştük Hüdâî Hazretlerinin izine. Üsküdar iskelesindeki kalabalıktan bir süre kopup yürüdük çarşıya doğru. Çarşı eskiye nazaran yeni şeyler satsa da kendi derinliğinde, eski zaman çizgilerini hala taşıyor. Çarşıda her türden esnaf bulunsa da Bursa çarşılarında nefisini ayaklar altına almış kadılık kaftanı ile ciğer satanlara rastlamak mümkün değil.

Çarşıda kendinden alıp kendinden satan devrin alış verişlerinden kurtulup, Üsküdar Meydanı’ndan şehrin yüreğine doğru ilerleyen yolun az ilerisinde, yokuşa sürüyoruz ayaklarımızı. Yükseğe olaşmanın yolunun yokuşlardan geçtiği bir an içimizden geçiyor öylesine. Yokuşun en altından bakınca, Hüdâî Camii’nin minaresi, deniz feneri gibi yol gösteriyor, kendi içinde kaybolmuş biz kayıp denizcilere.


Yokuşun sonuna yaklaştıkça yol kenarlarından gül kokusu geliyor, Hüdâî Hazretlerinin anısına yapılmış ürünleri satan dükkanlardan.


Öncesi Hüzün Sonrası Huzur


Külliyenin giriş kapısındaki yazıda, "Bu meş’et Allah yolundakilerin cesetlerinin, ruhlarının toplandığı yerdir. Azizim; buraya edeple gir. Burası Hüdâî'nin pâk türbesidir. Ey gönül; eğer ilâhi zevki tahsil edeyim dersen böyle yap. Hüdâî'nin kapısından giren elbet nasibini alacaktır."


Hüdâî Hazretlerin "davetlileri" bu kapıdan içeri girerken edeplerini kuşanıp günahlarını bir mendilin arasına sıkıştırıp öyle giriyorlar.


Dedikleri gibi türbeye davetli olanlar ellerinde kendinden istenenlerle geliyorlar. Kimisi şeker, kimisi tatlı, kimisi seccade getiriyor. Hüdâî Hazretlerini ziyarete gelenlerin çoğu, rüyasında Hüdâî Hazretleri tarafından türbeye davet edildiklerini belirtiyor. Davete icabet ederken de gelenlere ikram edilmesi için bir şeyler getirmesi isteniyor rüyasında.


Hukukçulara Öncelik


Görevlilerden biri bu konuda bizimle tecrübelerini paylaşıyor. Türbeyi ziyarete gelenlerle konuştuklarında, bazı günler aynı şehirden gelenlerin çoğunluğu dikkat çekiyor. Bazı günler gurbetçiler çoğunlukta oluyor. Özelikle de hukukçu olan Hüdâî Hazretleri, hukukçulara özel ilgi gösteriyor. Onları rüyalarında özel olarak çağırıyor.

Bir gün türbeye bir genç delikanlı geliyor. Bitmişliği, tükenmişliği, umutsuzluğu yüzünden okunuyor. Genç, türbeye girip davete icabet edip çıkarken, içindeki huzur dışına yansıyor. Bu durum görevlinin dikkatini çekiyor. Halini sorunca, kendisinin hukuk fakültesinde okuduğunu, büyük sorunlar yaşadığı bir gece, rüyasında Aziz Mahmut Hüdâî Hazretlerinin kendisini ziyaret etmesini söylediğini, bu sebeple de Niğde'den kalkıp geldiğini söylüyor. Hüzünle gelip huzurla ayrıldığını da sözlerinin sonuna ekliyor.


Kapısında Edeple




Sizi türbenin kapısında çok beklettim biliyorum. Ama ev sahibinin hoşnutluğu için önce edebi bilmekte fayda var derim.


Kapıdan içeri adımımızı atıp çıktık merdiven basamaklardan ağır ağır. Merdiven boşluklarının yanında, önlerine konulan sütü içip uykuya dalmış kediler, Hüdâî kapısının keyfini sürüyor.


Merdivenlerin solunda türbe, üst yanında camii, sağ tarafta da külliye ve abdest hane bulunuyor.

Önce külliye vakıf haline gelmiş. Vakfın kapısını her çalana yardım edilmeye çalışılıyor. Herkes istediği yardımları bu vakıftan alabiliyor. Ekmek isteyene ekmek, çorba isteyene çorba, hasta olana ilaç, yaşlı olana yatak ve… ve ruhu yaralı olana merhem sunulmaya çalışılıyor. Bu Hüdâî Hazretlerinin vasiyetinin en güzel sonuçlarından biri.


Şadırvanda abdest alanlar camiye varıp namaz kılıyor. Camii ve külliyede ahşap Osmanlı mimarisinin izlerini görmek mümkün. İkindi namazının huzuru ile camiden çıkıp türbeye giriyoruz.


…ve Huzurdayız



Giriş kapısının hemen karşısında, Hüdâî Hazretleri tarafından öğrencileri için açılmış su kuyusu var. Şimdilerde musluk takılarak çeşme yapılmış. Halk arasında bu su, zemzeme benzetilir. Gelenlerin bazıları şifa niyetine bu sudan içer.


İç mekana geçtiğimizde, türbelerin bulunduğu alandan önce, bir ara mekan daha var. Burada Hüdâî Hazretlerinin kullanmış olduğu eşyalardan bazıları var. En dikkat çekici olanı, demirden yapılmış ince ve naif kuyu çıkrığı, selamlıyor bizi. Burada Hüdâî davetlilerinin getirdikleri, yiyecek, eşya vb. misafirlere ikram ediliyor.


Türbenin bulunduğu makama giriyoruz. Derin bir sessizlik. Sadece dudaklar kıpırdıyor. Hüdâî Hazretlerinin huzurunda yapılan dualar, İstanbul'un ötesine kadar ulaşıyor. Suskunluğumuz biraz edep, biraz da dünyalıkları kapıda bırakamamamızdan kaynaklanıyor.


Güneş, istemeye istemeye Marmara'nın derinliğine dalıp yerini karanlığa bırakmaya hazırlanırken, ayrılıyoruz edeple makamdan.


BAZI KERAMETLERİ


Padişahlar Eline Su Döker


Rivayete göre Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri bir gün, Sultan Ahmet Han'la sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmet Han'ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.

Valide Sultan kalbinden; "Aziz Mahmud Hüdâî'nin bir kerametini görseydim" diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmud Hüdâî, Valide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bazıları bizim kerametimizi görmek isterler, padişahın elimize su döküp, muhterem validelerinin havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?" buyurdu.


Meşhur Hüdâî Yolu




Sultanahmet Camii'nin açılacağı gün, cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdâî Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdâî Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu'na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardı sıra ilerler, adeta tünelden geçerler.


İşte bu, ehline aşikar yol, zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda "Ya Rabbi şeyhimin hatırına" der, sığınırlar Hüdâî Yolu’na. Söz konusu geçit daima sakin, daima emindir.


HAYATININ DÖNÜM NOKTASI


Hüdâî Hazretlerine yokluk kapısından varlığa giden yolun kapısını açan olay, Bursa'da kadı iken baktığı bir davadır. Bir kadın gelerek kocasının " Hacca gitmezse seni boşarım" dediğini. Ancak Hacca gitmesine zaman ve imkan ve olmadığı halde hacca gittiğini söylediği anlatır ve kocasından şikayetçi olduğunu belirtir.


Hüdâî Hazretleri şikayet edilen kocayı mahkemeye çağırır. Olayı anlatmasını ister. Adam istemeye istemeye olayı anlatır.


Yıllarca içinin Hac ile yandığını ama fakirlikten gedemediğini söyler. Hacca birkaç gün kala, Üftâde Hazretlerine gittiğini, onun da kendisini Eskici Mehmet Dede’ye gönderdiğini söyler. Mehmet Dede’nin kerameti ile arife günü hacca gittiklerini, bütün görevlerini yaptıktan sonrada döndüklerini anlatır.


Ancak anlatılanlar ikna edici değildir. Kadı delil ister. Bursalı hacılarla görüştüğünü onlara emanet verdiğini belirtir. Mahkeme Bursalı Hacılar gelene kadar ileri tarihe ertelenir. Beş altı ay sonra, Bursalı hacılar döndüğünde mahkeme yeniden kurulur. Adamın anlattıkları doğrudur. Adam hacca gitmiştir. Mahkeme adamı haklı bularak davayı kapatır. Yalnız asıl dava şimdi Hüdâî Hazretleri için başlar.


Hacca giden adamın peşine düşer. Kendisini Hacca götüren adamı sorar. “Eskici Mehmet Dede” cevabını alınca, doğru yanına gider. Eskici Mehmet Dede onu yokluk kapısı Üftâde Hazretlerinin yanına gönderir.


Üzerinde kadılık kalfanı atı ile mağrur şekilde Üftâde Hazretlerinin makamına çıkar. Üftâde Hazretleri bahçede çalışmaktadır. Gurur ve kibirle; “Ben Bursa kadısıyım. Üftâde ile görüşmek istiyorum" der. Bahçede çalışan Üftâde Hazretleri: "Ne yapacaksın onu" diye sorar. Hüdâî hazretleri; “Onunla görüşmek istiyorum” der.


Bunun üzerine Üftâde Hazretleri; "Üftâde benim, lakin yazıklar olsun ey Kadı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Halbuki sen varlık sahibisin. Bu halde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allah'tan başka kimsesi yoktur” der.

Büyük umutla geldiği kapı bir anda üzerine kapanmıştır. Koca kadı yıkılmıştır. Deyim yerinde ise "ocağına düştüm" der. Üftâde Hazretleri: "Bize talebe olacaksan kadılıktan istifa edip, üzerindeki kadılık elbisesi ile Bursa sokaklarında ciğer satacaksın" der.


Malı, mülkü, makamı elinin tersi ile iter. Bursa sokaklarında " Ciğercii!.." diye bağırdıkça, ciğerleri yanar. Yandıkça pişer, piştikçe yanar, yandıkça pişer…


TÜRBEDE KİMLER VAR




Türbede Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerinin yanı sıra, oğulları Evliya Mehmet Muhtar Efendi (1595), Mustafa Ebrar Efendi (1595), Ali Murtaza Efendi (1601), Abdülvahid Efendi (1611), Ahmet Sıddık Efendi (1624), kızları Ayşe Hanım (1600), Fatma Zehra Hanım (1624), Zeynep Hanım (1642) ve torunu Fatma Zehra Hanım (1642) olmak üzere on bir sanduka bulunmaktadır.


ESERLERİ


1) Nefais-ül Mecalis, 2) Tecelliyat, 3) Divan-ı İlahiyyat, 4) Vakıat, 5) Tezakir-i Hüdâî, 6) Ahval-ün Nebiyyil Muhtar Aleyhi Salevatullah-il Melik-il Cebbar, 7) Haşiye-i Kuhistani fi Şerh-i Fıkh-ı Gidani, 8) Tarikat-ı Muhammediyye, 9) Mensur Mevlid-i Nebi.


NASIL GİDİLİR?


İstanbul ili Üsküdar ilçesi Gülfem Hatun Mahallesi, Mektep Sokak, Aziz Mahmut Hüdâî Camisi'nin avlusunda bulunan bu türbeye, araç yada vapurla gidilebilir. Üsküdar iskelesinden Üsküdar meydanına, oradan da semt merkezine giden yol takip edilir. Bankaların bulunduğu yerden sağa dönen Tepsi Fırını sokak takip edilerek ziyaret edilebilir.


KİMDİR?


Osmanlı devri İstanbul velîlerinin büyüklerindendir. Asıl adı Mahmûd'dur. "Hüdâî" ismi ve "Azîz" sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin neslinden olup, Seyyid’dir.


Aziz Mahmud Hüdâî (ks), Celveti Tarikatı’nın piridir. Şereflikoçhisar'da 1541 yılında doğmuş, çocukluğu orada geçmiş ve ilköğreniminden sonra İstanbul'a gelerek Ayasofya Medresesi'nde öğrenim görmüştür.


Bu arada Halveti şeyhlerinden Muslihüddin Efendi'den tasavvuf dersleri almıştır. Nazırzade Muslihuddin Efendi Edirne'de Sultan Selim Medresesine atanınca Hüdâî Efendiyi de beraberinde götürmüştür. Ardından hocasıyla birlikte Şam ve Mısır'a gitmiştir. Orada Halvetiye Şeyhi Kerimüddin Efendi'den Usul-i Esma dersi görerek tasavvuf yolunda ilerlemiştir.


Bundan sonra hocasının Bursa kadılığına tayin edilmesi üzerine O da Bursa'ya gelmiş, Ferhadiye Medresesi'nde müderrislik yapmıştır. Nazırzade Ramazan Efendi'nin 1576'da ölümü üzerine de onun yerine Bursa Kadısı olmuştur.


Üftâde Hazretleri ile tanışır onun kadılığı bırakıp ona talebe olur. Üftâde Efendi Hazretlerinin en iyi öğrencilerinden olur. Bir süre sonra da Üftâde Hazretleri, onun kemale erdiğini görür ve İstanbul'a gönderir.


İstanbul'da Sultan I. Ahmet (1603-1617) zamanında Üsküdar'da kurduğu dergâhında öğrenciler yetiştirir. Küçük Ayasofya ve Fatih Camilerinde tefsir, hadis ve fıkıh dersleri vermiştir. Otuza yakın Arapça ve Türkçe kitabı bulunmaktadır. Bugün bu yazma kitaplar, Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Aziz Mahmud Hüdâî Efendi İstanbul'da 1628 yılında, ebedi aleme göçmüştür.


YOL NOTLARI

• O, bir asra yakın ömür sürmüş ve sekiz pâdişâh devrini görmüştür.

• Her Pazar sabahı Hüdâî vakfında şifa niyetine çorba dağıtılır, içebilirsiniz.

• Avrupa yakasından vapurla gelerek Üsküdar'ı uzaktan seyretmek güzel olur.

• Bilen bir kayıkçıyı bulursanız, sizi denizde Hüdâî Yolu’ndan götürür.

• Hüdâî Hazretlerini ziyaretten önce yada sonra, sahilde bulunan eski konaklardan birinde çayınızı içerken boğazı seyredebilirisiniz.

• Hemen yakındaki Çamlıca Tepesi’ni de görmeniz mümkün.


HASAN MAHİR
 gulistandergisi.com/

Sultan 1. Ahmet Hanın rüyası


SULTAN 1. AHMET’İN RÜYÂSI

( Kadem-i Saadet-i Peygamberî )

Sultan 1. Ahmet Han tevâfuklar pâdişahı olarak bilinir. 14 yaşında sultan olmuş, 14 yıl saltanat sürmüş, 14’ün iki katı olan 28 yaşında vefat etmiştir. Ve 14. Osmanlı padişahıdır. Fakat bunun yanında bir özelliği daha vardır ki, asıl bilinmesi gereken de işte budur: Peygamber âşığı olması.

Eğer şeyhülislamdan fetvâ alabilseydi, tahrip olmuş Kabe’yi yıktırıp, bir taşı altın bir taşı gümüş olmak üzere yeniden yaptırmak istiyordu. Lâkin Kâbe’yi yeni baştan inşâ etme, oğlu 4. Murat’a nasip olmuştur. Ve bugünkü Kâbe, tamâmen Sultan 4. Murat tarafından yaptırılmıştır.

21 yaşında iken yaptırmaya başladığı Sultan Ahmed Camii 6 minareli olunca, Mescid-i Haram’ın da 6 minareli olduğunu hatırlamış ve Kâbe’ye saygısızlık olmasın diye sermîmârını göndererek Mescid-i Haram’a 7. minâreyi diktirmiştir. Kâbe’nin yanında Rasulullah’a olan saygısı da had safhada olan Sultan 1. Ahmed, Mısır’da Sultan Eşref Kayıtbay Türbesi’nde bulunan Peygamber Efendimiz’in ayak izinin bulunduğu taşı İstanbul’a getirterek Eyüp Sultan Camii’ne koydurmuş, daha sonra da Sultanahmet Camii’nin inşâsı tamamlanınca câmisine nakletmiştir.

Lâkin Nakş-ı Kadem’in Sultanahmet Camii’ne nakledildiği gece bir rüyâ görür. Rüyâsında bütün padişahların toplandığı yüce bir divanda yargılanmaktadır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş ne kadar sultan varsa orada. Mahşerî bir kalabalık. Sultan Ahmet sanık sandalyesinde. Dâvâcı koltuğunda ise Eşref Kayıtbay var. Az sonra Kâinatın Efendisi Rasulü Ekrem (as) salona girer. Herkes ayağa kalkar. Rasulullah heybetli bir şekilde kalabalığın arasından ilerler ve hâkim koltuğuna oturur. Sultan Kayıtbay izin alarak konuşmaya başlar. Kadem-i Şerif’i türbesinden alıp, kendi camisine nakleden Sultan Ahmet’ten dâvâcıdır. Rasulü Ekrem (as) tarafları dinledikten sonra, Kadem-i Şerif’in alındığı yere tekrar iâde edilmesine ferman buyururlar, dava kapanır.

Sultan Ahmet rüyâsını, devrin ulemasına anlatır. Aralarında Aziz Mahmut Hüdâyi gibi dev âlimlerin de bulunduğu heyet, rüyânın bâriz bir şekilde Kadem-i Şerif’in tekrar Sultan Kayıtbay Türbesi’ne iâde edilmesine işâret ettiğini söyleyince Sultan Ahmet Han, mahzun ve mükedder Kadem-i Şerif’i gönderir ve kendini tesellî için Kadem-i Şerif şeklinde bir sorguç yaptırarak önemli günlerde kavuğuna takar. Ayrıca bir tahta üzerine nakşedilen Kadem-i Şerif’in kenarlarına şu dörtlüğü kendi elleriyle yazarak şeyhi Aziz Mahmud Hüdâyi Hz’ne gönderir:

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol hazreti şâh-ı rusül’ün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün
*Bahti, Sultan Ahmed Han’ın mahlasıdır.

http://www.sosyalokulu.com/y-240-Satin-Alinan-Ruya.html#ixzz3Js3AElJ4

Sultan Ahmet Han, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin hangi sözünü emir saydı


Sultan Ahmet Han, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin hangi sözünü emir saydı ve derhal uygulattı.

Rüya görmek ve rüyayı doğru yorumlamak önemlidir.

Hepimiz rüya görürüz ama rüyanın ne anlama geldiğini veya bize neler hissettirdiğini bilemeyiz.

Eskilerde rüya görmek ve rüyayı tabir ettirmek çok önemliymiş. Sanıyorum insanlar daha doğal, daha insani ve ruhani yaşadıkları için bu tür olaylarda anlaşılır haldeymiş.

Geçen sene iki kez türbesini ziyaret ettiğim Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ve Sultan Ahmet Han’la ilgili bir olayı sizlere anlatmak istiyorum.

Benim değer yargılarım bir hayli farklı. Bazen bir olay beni çok etkiler, bazen de çok düşündürür. İnsanların kıymet değerlerinin neler olduğunu bilmek veya anlamak mümkün değil.

Bir zamanlar böyle ruhları daha bir arınmış, dünya nimetlerinden ziyade öte dünyanın nimetlerinden daha bir bilen kişiler, hani aksakallı evliyalar dediğimiz yürekleri tertemiz, yüzleri nurani insanlar varmış.

Onların düşünceleri, fikirleri çok önemliymiş. Padişahlar onların söylediklerine önem verirlermiş. Onların ne için istekte bulunduklarını, kendileri için en hayırlı olanı söyleyeceklerini de bildiklerinden onlara güvenirlermiş. Onlara akıl danışır, onların dergâhlarına giderlermiş. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile Sultan Ahmet Hanın arasında geçen bu olayda aynen öyle. Bir sultan akıl sormuş ve söylenen ne ise aynen uygulamış.

Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu bir taşı, Sultan Ahmed Han, Mısır'da Kayıtbay Türbesinden İstanbul'a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuş…

Buraya kadar gayet normal diyebiliriz. Olabilecek bir şey. Kendi toprakları içinde  kutsal bir emaneti bir yerden bir başka yere naklettirmiş. Neticede naklettiren de sultan…

Peygamber efendimize ait bir izi getirtmenin mutluğunu, hazzını ve gururunu yaşıyormuş. Elbette çok sevinçliymiş. Fakat o gece bir rüya görmüş. Rüyasını yazıldığı şekilde sizlere aktarıyorum.

Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendimiz kâdılık yapmaktadır.

Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan "Kadem-i şerîf" resmini kendi câmii ne nakleden Sultan Ahmed'den dâvâcıdır.

Peygamber efendimiz dâvâcıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde karar verir.

Sultan Ahmet Han uyandığında ter içindeymiş. Nefes alamıyormuş. Kendini çok kötü hissediyormuş. Titriyormuş.

Hemen şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerine gitmiş ve rüyasını anlatmış.

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri sultanın anlattıklarını dinlemiş ve bir süre sonra:

"Emânetin derhâl yerine gönderilmesi."

Gerektiğini söylemiş.

Bundan sonra olanlar:

Sultan emir vermiş ve Kadem-i şerîf Kayıtbay Türbesine iâde edilmiş.

Burada bir iki satır yazmak istiyorum.

Bir sultanın inanışına bakın. Şeyhin de gördüklerine, onun sözüne güvenine bakın. Elbette Şeyh Aziz Hüdai Hazretlerinin güzelliğine bakın.

Kendinden emin, bildiklerinden emin, kendine verilen nimetlerden emin, bir sultanın rüyasını yorumluyor ve onun yaptığının tam tersini yapmasını istiyor.

Koskoca sultan, getirdiği kutsal emaneti halkının merak ettiğini bilmiyormu?

Böyle bir şey yaparsa halkının ne diyeceğini düşünmüyor mu?

Kutsal emaneti iada ettiğinde yaptığının yanlış olduğunu peşinen kabul etmiş olacağını tahmin edemiyor mu?

Elbette biliyor.

Yanlış yanlıştır.

Bunu sultan da yapar, işçi de, amir de, patron da yapar. Özetle herkes yapar. Mesele ne yaptığının bilincinde olmak, mesele sana ne yaptığını söyleyen kişinin bunu şahsi menfaatleri için söylemediğini bilmek!

Bunlar güzel olaylar, güzel inanışlar. Büyük yürekler…

Bundan sonra sultan ne yapmış? Aktarıyorum.

Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, Kadem-i Saâdet-i Peygamberî şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığını takmaya başladı.

Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen Kadem-i şerîfin kenarına da:

“N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim Kadem-i resmini dâim

Hazret-i Şâh-ı Rusülün Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir.

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.”

Kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırmış.

Dünya da her şey geçicidir. Aslolan bunun bilincinde olmak. Aslolan kimlerin ne olduğunu bilmek, ona göre hareket etmek! Birilerine böyle güvenmek!

Nazan Şara Şatana
http://blog.milliyet.com.tr/sultan-ahmet-han--aziz-mahmud-hudayi-hazretlerinin-hangi-sozunu-emir-saydi-ve-derhal-uygulatti/Blog/?BlogNo=447990

İkamet Ettiği Yer Küçük Ayasofya semti ve Küçük AyasofyaCamii



Küçük Ayasofya semti Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin bir süre yerleştiği semtlerdendir.

İstanbul tarihi yarımadasında,Cankurtaran ve Kadırga semtleri arasında eski İstanbul havasını hala hissedebileceğiniz şirin bir mahalle Küçükayasofya.

Hemen üstünde komşusu Sultanahmet yer alıyor. Topkapı sarayı, Sultanahmet camii, Ayasofya camii,

Kapalıçarşı ve daha birçok güzelliğiyle haklı olarak öyle göz kamaştırmış ki bu görkemli komşu;


Küçükayasofya yıllarca sessiz, mütevazı, bekler olmuş ziyaretçilerini. Oysa ki Arasta pazardan biraz aşağı indiğinizde tren yolunun altındaki geçitlerle sizi Küçükayasofya'daki tarihi çatladı kapı ulaştırır sahile.

Semte ismini veren Küçükayasofya camii 527 yılında Bizans İmparatoru 1.Justinianos tarafından azizlerden Sergios ve Bakhos'a ithaf edilerek yaptırılmış bir Ortodoks kilisesi.

Söylentiye göre, 1. Justinianos amcası 1. Justinos aleyhine bir isyana karıştığı için cezalandırılacakken, azizlerden Sergios ve Bakhos'un Justinos'un rüyasına girerek lehinde tanıklık etmeleri nedeniyle kurtulmuş. İmparator olunca da bu azizlerin adına kiliseyi yaptırmış 1500 yaşında olan bu tarihi yapının Büyük Saray'ın bir pavyonu olan Hormidos Sarayına yakınlığı nedeniyle saray kilisesi olarak yapılmış olabileciği tarihçilerin öne sürdüğü fikirlerdendir.

 Küçük Ayasofya Camii; Eminönü


530’lu yıllarda inşa edilen Sergios ve Bakhos adlı bu kilise, İstanbul’un fethinden sonra II. Bayezid döneminde Darüssaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye dönüştürülmüş, camiye dönüştürülmesinden sonra avlunun etrafına zaviye hücreleri ve Hüseyin Ağa’nın türbesi inşa edilmiştir.

Duvar örgüsü taş ve tuğladan olan, kare plan üzerine kubbeli olarak bina edilen cami; 1648 ve 1763 yıllarındaki depremlerde zarar görmüş ve 1831 yılında elden geçirilmiştir. 1860 yılında yapının yakınından geçen demir yolu hattı da yapıya büyük ölçüde hasar vermiştir.

Ayrıca; caminin barok üslupta inşa edilmiş eski minaresinin 18 yy.ın ikinci yarısından sonra inşa edildiği düşünülmektedir. Bu minare 1936 yılında bilinmeyen bir nedenle yıktırılmış ve uzun süre bu şekilde kaldıktan sonra 1955 yılında caminin bugünkü minaresi, camiye ilave edilmiştir. Avludaki sekizgen havuzlu tarihi mermer şadırvan da 1938 yılında yıkılmıştır. 
İlçesi’nde Cankurtaran ve Kadırga semtleri arasında Bizans İmparatoru İustinianos tarafından kilise olarak inşa edilmiştir.


Detaylı Bilgi http://www.ayasofya.org/kucuk-ayasofya-cami.html

Aziz Mahmudun Komşusu Olan Cami Rum Mehmet Paşa Camii


Rum Mehmet Paşa Camii

Rum Mehmet Paşa Camii ,Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin zaman zaman namazlarını kıldığı ve bir müddet komşusu oduğu camiidir.

Bugün Duatepe adıyla anılan bu semtte halen medfun bulunduğu Aziz Mahmut Hüdayyi külliyesinde taşınmadan önce oturduğu yerdir.

1471 tarihinde, Fatih Sultan Mehmet'in vezirlerinden Rum Mehmet Paşa adına yaptırılan cami, Anadolu Yakası'nda inşa edilen ilk Osmanlı camisidir. Mimaride Bizans usulünden klasik Osmanlı'ya geçişin en önemli örneklerinden biridir.

Duatepe Mahallesi, Kestaneli Camii Sokak’ta yer alan cami, Fatih Sultan Mehmet Döneminin ünlü sadrazamı Rum Mehmet Paşa tarafından 1472 tarihinde yaptırılmıştır. Cami, halk arasında daha çok Kestaneli Cami olarak bilinmektedir.


İstanbul yerli rumlardan bir ailenin çocuğu olup,sonrasında devşirme sistemine alınmış ve müslüman olmuştur. Özellikle Rum ailelere madende dahil çeşitli yer üstü kaynaklarının,gümrük vergilerinin iltizama verilmesini ve bu sayede devlet gelirlerinin toplanmasında verimin ve artışın olabileceğini belirtmiş ve bu konuda II.Mehmet'i ikna etmiştir.Tekel ve iltizam usulleri konusundaki yaklaşımları bu dönemde Osmanlı maliyesinde kaynakların artmasını sağlasa da; bunun çok uzun dönemdeki etkisi olumsuz olmuştur. Zira bu sayede Osmanlının özellikle duraklama döneminde, devlet zayıfladığında yolsuzluklar başgöstermiş yine ticari hayat belli azınlıkların eline geçmiştir.

Bununla birlikte sadrazamlığı döneminde bilinen diğer bir olayda Karaman Seferi esnasında sergilediği tarihe geçen kıyım ve talanıdır. Karamanoğulları Osmanlı imparatorluğunun elindeki toprakların bir kısmını almak için ordu seferdeyken saldırıda bulunuş ancak sonrasında bu saldırılar geri püskürtülüp Karamanoğulları Osmanlılara bağlı hale getirilmişti.Ancak aynı durum tekrar ortaya çıkınca Rum Mehmet Paşa , Karamanoğulları seferine çıkmıştır. Seferde komutasındaki Osmanlı askerleri halka son derece acımasızca davranmıştır.

O devirlerin tarihçilerinden Aşıkpaşaoğlu eserinde onun için şöyle demektedir:

Rum Mehmet,yürüdü.Larende'ye vardı. Mescitlerini ve medreselerini yaktı,yıktı ve bozdu. Babasının evi gibi harap eyledi. Şehrin kadınlarını ve oğlanlarını soydurdu. Çıplak ettirdi.Larende'den gitti. Vardı,Ereğli'ye çıktı. Ereğli'nin ilini ve köylerini harap eyledi..."

[1] Bu icraatını devşirme kökeni ile ilişkilendiren hatta Rum olmasından ötürü İstanbul'un acısı için yaptığını söyleyen tarihçiler de bulunmaktadır.

Varsak Türkmenleri üzerine hareket etmiş ancak Varsak beylerinden Uyuz Bey tarafından mağlup edilmiş, Karaman seferinde ele geçirdiği bütün mal ve para Türkmenlerin eline geçmiştir. Karamanlı Mehmet Paşa' nın teşvikiyle azledilmiş ve 1470 yılında boğularak öldürülmüştür. Mezarı Üsküdar'da yaptırmış olduğu Rum Mehmed Paşa Camii yanında bulunan türbesindedir. Ankara'da günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olan Kurşunlu Han da Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır .Değerli yapılardan olup, özellikle, son cemaat yeri giriş alınlıklarındaki bezemeler dikkati çekmektedir. Yine kapı alınlığında sülüs yazı ile ele alınmış kitabesi vardır.

Aziz Mahmudun Vaizlik Yaptığı Cami Fâtih Camii


İstanbul Fatih ilçesinde bulunan ve Fatih Sultan Mehmet taraından yaptırılan bu camide Aziz Mahmut Hüdayi hazretleri günlük yüz akçe maaşla vaizlik ve müderrislik yapmıştır

Fâtih Camii

İstanbul Fatih'te fetihten sonra yapılan ilk selâtin camii ile etrafındaki külliye.

Fâtih Sultan Mehmed, kendi adına yapılan bu cami ve külliye binaları için şehrin ortasında Bizans'ın büyük değer verdiği On İki Havari (Hagioi Apostoloi) Kilisesi'nin yerini özellikle seçmiş görünmektedir. Bu seçim, artık buraya yeni bir inancın hâkim olduğunu gösterdikten başka şehrin bir tepesi üstünde inşa edildiği için İstanbul'un siluetine Türklüğün ve İslâmiyet'in damgasını da vurmuş oluyordu. Ayrıca burada şehircilik bakımından benzersiz bîr düzenleme tasarlanmıştır. Bütün binalar tam bir simetriye göre yerleştirildiği gibi ortasında caminin bulunduğu külliye İstanbul'un en önemli dinî ve kültürel merkezini oluşturmuştur.

Caminin İki yanında medreseler, bunların önünde bir tarafta tabhâne, öteki tarafta dârüşşifâ, daha ileride bir çarşı ile bir de hamam yer almıştı. Ancak Türkleşen İstanbul'un yeni bir medeniyet anlayışına göre imarının merkezi olan Fâtih Camii ve Külliyesi bütün elemanları ile günümüze kadar topluca korunamamıştır. Bazı elemanlar tamamen kaybolduğu gibi bazılarının arasına da XIX. yüzyıl sonlarından itibaren yeni binalar yapılarak külliyenin kendine has tertibi bozulmuştur.
Cami. Fetihten hemen sonra Ortodoks patrikliğine tahsis edilmişken çok harap bir halde olan bu On İki Havari Kilisesİ'nde barınamayan patriğin 1455'te başka bir yere taşınmak istemesi üzerine, Fâtih Sultan Mehmed ona diğer bir kiliseyi bağışlayarak buranın yerini kendi adına yaptıracağı külliyeye tahsis etmiştir. 867 Cemâziyelâhirinde burada başlayan inşaat 875 Receb ayına kadar sürmüştür, Bu külliyenin Khristodulos adında bir Rum mimar tarafından yapıldığı yolunda Eflak Voyvodası Demetrios Cantemir'in (ö. 1723) ortaya attığı iddia dayanaksız olup araştırmalar sonucunda Fâtih Camii ve Külliyesi'ni yapan mimarın Atik Sinan olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca şu husus da göz önünde tutulmalıdır ki XV. yüzyılda yapılan bu selâtin camii ve külliyesi, bütünüyle Türk mimari geleneklerine uygun ve bunun tabii gelişmesinin bir halkası olarak meydana getirilmiştir. Bu külliyede Bizans sanatına işaret eden hiçbir iz yoktur. Muhakkak ki Süleymaniye Külliyesi 'nde de olduğu gibi işçiler arasında bulunan Bizanslı ustaların el emeğinden faydalanılmıştır.
Külliye yapıları, Edirne'deki Üç Şerefeli Cami ile Beyazıt ve Süleymaniye camileri arasında Türk selâtin camilerinin mimari gelişmesinin bir halkasıdır. Binalarda son dönem Bizans mimarisiyle hiçbir akrabalık olmadığı gibi külliyenin merkezi olan caminin planı da Türk mimarlığının tabii gelişmesinin bir safhasına işaret eder. Bizans'ta yapı faaliyeti yaklaşık XIV. yüzyıl ortalarından itibaren hemen hemen bütünüyle durduğuna ve büyük çapta bir dinî bina yapılmadığına göre fetihten sonra birden bire üstün kabiliyetli ve Türk yapı sanatını bilen bir hıristiyan mimarın ortaya çıkabileceğine inanmak mümkün değildir.
K. VVulzinger adındaki bir Alman mimar ve mimarlık tarihçisi 1933'te yayımladığı bir makalede garip bir görüş ortaya atarak Fâtih Camii'ni tam ölçüleri ve planı bile bilinmeyen Havariler Kilisesi 'nin temelleri üzerine oturtmak istemiş ve bu yolda bazı çizimler de yapmıştır. Sağlam bir dayanaktan yoksun olan görüş Âli Sâim Ülgen ve Halim Baki Kunter tarafından ciddi surette tenkit edilmiştir (1938). Esasen eski kilise ile caminin yönleri aynı olmadığına göre duvarlanndan faydalanılması da imkânsızdır.

Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'daki hayır tesisleriyle ilgili olarak düzenlenmiş çeşitli vakfiyelerde Fâtih Camii ve Külliyesi hakkında bilgiler vardır. Arapça ve Türkçe olan bu vakfiyeler Tahsin Öz (1935), Vakıflar Genel Müdürlüğü (1938) ve Osman Nuri Ergin (1945) tarafından yayımlanmıştır. Saraçhanebaşı'nda kendi adına yaptırdığı mescid ve mezarı 1956-1958 yıkımlarında kaldırılan Mimar Ayaş'ın Fâtih devri mimarlarından olduğu bilinmekte ve Fâtih Camii inşaatında çalışmış olacağı da ayrıca tahmin edilmektedir. 1509 yılında meydana gelen ve "küçük kıyamet" denilen büyük zelzelede Fâtih Camii kubbesinin hasara uğradığı, hatta sütun başlıklarının parçalandığı ve kubbenin çarpıldığı, külliyenin dârüşşifâ, imaret ve medrese gibi yapılarının da özellikle kubbelerinde büyük zararlar olduğu bilinmektedir. 1557 ve 1754 depremlerinde yeniden hasar gören cami onarılmışsa da 1766 depremine dayanamamış, büyük kubbesi tamamen çöktüğü gibi duvarları da tamir edilemeyecek derecede yıkılmıştır. Sultan III. Mustafa, Hâşim Ali Bey'i bina emini tayin ederek önce türbe ve külliye binalarını yaptırmış, Fâtih Camii'nin yeni bir plana göre aynı yerde inşasına ise 4 Rebîülevvel 1181'de önce Sarım İbrahim Efendi, daha sonra da İzzet Mehmed Bey nezâretinde girişilerek 1185 yılı Muharreminde cami ibadete açılmıştır.
Bugünkü Fâtih Camii ilkinden çok farklı olmakla beraber bazı yerlerinde eskisini hatırlatan iz ve kalıntılar mevcuttur. Ayrıca XIX. yüzyıla kadar tek şerefeü olan minarelere bu yüzyıl içinde birer şerefe eklenerek boylan yükseltilmiş, aynı yüzyıl sonlarında da (herhalde 1894 zelzelesinden sonra) külahları taştan yapılarak yenilenmişse de 19661967'de tekrar kurşun kaplı ahşaba çevrilmiştir. Taş külahlar. Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi'ndeki Vakıflar Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi'nde bir ara avluda yeniden kurularak korunmuştur. İlk Fâtih Camii'nin ortada bir büyük kubbesiyle mihrap tarafında bir yarım kubbesi ve yanlarda daha alçak üçer küçük kubbeli bölümleri bulunduğu eski resimlerinden anlaşılmaktadır. İlkinin şekli Mehmet Ağaoğlu. Âli Sâim Ülgen, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Robert Anhegger tarafından hemen hemen kesinlikle tesbit edilmiş olmakla beraber bazı ayrıntılar üzerinde henüz tam bir fikir birliğine varılamamıştır. Ayrıca avlu döşemesinde işlemeli yüzleri tersine çevrilerek kullanılmış bazı mermerlerin Havariler Kilisesinin parçaları olduğu tesbit edilmiştir. İlk Fâtih Camii'nin dış görüntüsü ve planı, Kanunî Sultan Süleyman döneminde XVI. yüzyıl ortasında İstanbul'da bulunan Flensburglu ressam Lorichs'in (Lorck) çizdiği 11 m. uzunluğundaki İstanbul panoramasında ve eski bir su yolu haritasında görülmektedir. Kanunî Sultan Süleyman'ın ilk yıllarında İstanbul'a gelen ve şehrin ayn açılardan iki resmini çizen Flaman asıllı ressam Pieter Coeck van Aalst'ın ağaç oyma gravürlerinde de ilk Fâtih Camii Galata sırtlarından ve Ayasofya'dan görünümü ile tesbit edilmiştir. Bunlara göre cami, etrafı revaklarla çevrili bir iç avluyu takip eden bir son cemaat yerine sahipti. Kavsarası mukarnaslı bir taç kapıdan girilen ana mekânı ortada büyük bir kubbe örtüyordu. Bu mekânın İki yanında kubbeli daha küçük mekânlar bulunuyordu. Caminin mihrabı ise orta mekânın yarısı büyüklüğünde olan ileri taşkın bir bölümde idi. Bu bölümün üstü bir yarım kubbe ile örtülmüştü. İlk Fâtih Camii planı bakımından, ondan az sonra inşa edilen Çemberlitaş yanındaki Atik Ali Paşa Camii'nin çok daha büyük çapta bir benzeri idi. Ayrıca benzeri bir yapı şeması Konya'da II. Selim tarafından yaptırılan Selimiye Camii'nde de tekrarlanmıştır. İlk Fâtih Camii'nden bugüne ulaşabilen kalıntıların başında eski dış avlu kapısı gelir. Bunun üstünde kakma tekniğinde renkli taşlarla bezenmiş bir taç kısmı vardır. Cümle kapısı duvarı ve buna köşelerde bitişik iki minarenin kürsü, pabuç, hatta gövdelerinin başlangıçları da ilk Fâtih Camii'nden kalmıştır. Bunlardan birinci kürsü kısmında taşa işlenmiş olan güneş saati Süheyl Ünver'e göre XV. yüzyılın ünlü âlimi Ali Kuşçu'nun bir hâtırasıdır. İç avluda görülen iki pencere alınlığını süsleyen bir çift çini pano da ilk Fâtih Camii'ndendir. Tamamen XV. yüzyıl özelliğine sahip olan bu çini levhalardan birinde besmele, diğerinde Eski Fâtih Camii'nin Pieter Coeck van Aalts tarafından yapılan bir gravürdeki görünüşü Âyetü'lkürsrden bir kısım yazılmış olup aralarında yalnız XV. yüzyıl çini süslemelerinde görülen sarı renk kullanılmıştır. Bu kalıntılar göz önünde tutulduğunda ilk Fâtih Camii'nin içinin de çinilerle kaplı olduğu söylenebilir.

1766 zelzelesinin arkasından III. Mustafa tarafından yaptırılan bugünkü Fâtih Camii bütünüyle değişik bir düzende inşa edilmiştir. Avluyu takip eden ve son cemaat yerini ayıran kuzey duvarı  ilk camiden kalmış, genellikle kabul gördüğü üzere kıble duvarı ileri alındığından cami harimi daha da büyümüştür. Taçkapı üstünde ilk yapıdan kalan Ali Sofi hattıyla yazılmış iki satır halinde bir kitabe yer almaktadır. Caminin esas mekânı (harim), dört yarım kubbe ile desteklenen bir ana kubbe sistemine göre evvelce Şehzade, Sultan Ahmed ve Yeni Valide camilerinde uygulanan düzende yapılmıştır. Dört kemerin desteklediği bu örtü ortadaki dört payeye bindirilmiştir. İkinci Fâtih Camii'nin bütünü eski Türk klasik mimarisine uymakla beraber payelerin yanı yuvarlak köşe pahları, bilhassa kemer ve yarım kubbe başlangıçlarını ayıran kademeli profilli silmeler, XVIII. yüzyılın ikinci yansında Türk sanatına hâkim olan barok üslûbunun özelliklerine sahiptir. Caminin iç yüzeylerini kaplayan kalem işleri nakışlar da barok üslûbundadır. Fakat ikinci Fâtih Camii, İstanbul siluetindeki genel görünümü bakımından klasik üslûptaki eserlerden bir farklılık göstermez. Ayrıca kendinden daha önce yapılmış olan Nuruosmaniye Camii'nin ağır barok görünümünden de uzak kalarak Osmanlı dönemi Türk klasik üslûbuna daha yaklaşıktır.
Türbeler. Fâtih Türbesi. Fâtih Sultan Mehmed 148l'de Gebze yakınındaki Sultançayın'nda vefat edince cenazesi İstanbul'a getirildi ve Fâtih Camii'nin kıble duvarı önünde uzanan hazîre alanındaki türbeye gömüldü. Fâtih'in vefatından önce veya sonra mı yaptırıldığı kesin olarak bilinmeyen bu türbe, 1766 depreminde çevresindeki yapılarla birlikte harap olmuşsa da kısa zamanda onarılmıştır. Bu büyük onarım sırasında türbenin ilk yerine nazaran daha İleriye alındığı iddia edilmiştir. Buna göre türbe daha ileride yeni baştan yapıldığından Fâtih'in mezarı da şimdiki caminin mihrabı altında kalmıştır. Halbuki bazı yeni araştırmalara dayanan bir iddiaya göre Fâtih Camii'nin kıble duvarı ileri alınmamış, türbe de eski yerinde ve ilk binanın temelleri üzerinde kurulmuştur. Bu tartışma, ancak türbe duvarları ve döşemesinde yapılacak ciddi bir araştırma ile halledilebilir. Fakat yaygın bir söylentiye göre Fâtih'in naaşı, türbeden caminin mihrabı altına kadar uzanan bir dehlizin sonundaki bir mezar odasında bulunmaktadır. Burasının, aslında yerin derinliklerinde Havariler Kilisesi'nden kalma bir mahzenken türbenin inşasından sonra mezar odası olarak kullanıldığı düşünülebilir. Ayrıca bazı söylentilere göre Fâtih Sultan Mehmed'in naaşı burada tahnit edilmiş olarak durmaktadır. İl. Abdülhamid, bir heyete kabrin içine inme emri verip Fâtih'in cesedinin altındaki tabutluk tabanı değiştirilmiştir.
1782'deki Cibali yangınında halkın yangından kurtardığı eşyalarını cami avlusuna yığması yüzünden buraya sıçrayan ateş türbeyi de sarmış, türbenin içi bütün eşyası ve sandukası ile birlikte yanmıştır. I. Abdüihamid tarafından türbe tamir ettirilmiş, yenilenen kapı söveleri üstüne 1199 (1784-85) tarihli bir kitabe yerleştirilmiş, yeni sanduka ise bir Kabe örtüsüyle örtülmüştür. Sultan Abdülaziz de 1282’de (1865-66) türbeyi tamir ettirerek iç süslemesini yeniletmiştir. Son onarımlar Mehmed Reşad zamanında (1909-1918) ve 1952-1953 yıllarında yapılmıştır. Lâleli Camii Türbesi'ndeki alçı pencerelerin taklidi olan pencereler bu sonuncu onarımda konmuştur.
Türbe sekiz köşeli bir plana göre yapılmış olup üzerini tek kubbe örtmektedir. Giriş kısmında, kapı üstündeki saçağı taşıyan iki sütunlu bir sundurması vardır. Bu bölümün üstünü örten geniş saçak geç bir devirde ilâve edilmiştir. Türbenin dış mimarisi, pencere biçimi bakımından klasik Türk yapı sanatı geleneğine bağlı görünmekteyse de sekiz köşeli esas gövdenin köşelerini kuvvetlice destekleyen çıkıntı halindeki kare payeler ve bunların üzerinde binayı çepeçevre dolanan kademeli profilli silmeler barok üslûbunun açık delilleridir.
Türbenin içinde Fâtih Sultan Mehmed"den başkasına ait sanduka yoktur. Nitekim eski bir gravürde de sade bir sandukadan başka kubbesinde küçük kandillerin asılı olduğu görülür. Abdülaziz tarafından türbe yeniden döşendiğinde içi saraydan gönderilen birçok eşya ile süslendiği gibi kubbesine kristal bir avize asılmış, pencerelerine perdeler takılmıştır.
Fâtih Türbesi Türk edebiyatına, Tâcîzâde Cafer Çelebi'nin 1493'te yazdığı Hevesnâme'deki "Sıfâtı Mezârı Sultân Mehemmed" adlı manzum parça ve Abdülhak Hâmid'in 1877'ye doğru yazılarak ancak 1909'da yayımlanan "Merkadi Fâtih'i Ziyaret" adlı şiiriyle girmiştir. Bu şiirin, devrin iyi bir hattatına yazdınlarak şaire de imzalatılan kopyası bir levha halinde I. Dünya Savaşı'nda törenle türbeye konmuştur.
Gülbahar Hatun Türbesi. Fâtih Türbesi'nin az ilerisinde daha küçük ölçüde olmak üzere zevcesi Gülbahar Hatun'un ayn bir türbesi bulunmaktadır. Bu da sekiz köşeli bir plana sahip üzeri kubbe ile örtülü bir yapıdır. Genel dış görünüşü klasik Türk mimarisine daha sadık bir ifadeye sahip olmakla beraber üst sıra pencerelerin yuvarlak kemerli olması, bunun da 1766 zelzelesinden sonra geniş ölçüde onarıldığını belli etmektedir. Esasen bir belgede de 1181 (176768) tarihinde tamirin bittiği kaydedilmekte ve bu iş için yapılan harcamalar gösterilmektedir. Gülbahar Hatun Türbesi ayrıca 1782 yangınından zarar görmüş ve aynı yıl tamir edilmiştir. Burada Fâtih Sultan Mehmed'in zevcesinden istanbul'un su yollarını gösteren XVII. yüzyıla ait bir haritada Eski Fâtih Camii'nin tasviri başka bir kızı ile iki saraylının da kabri bulunmaktadır.
Nakşıdil Valide Sultan Türbesi. Fâtih Camii naziresine XIX. yüzyılda II. Mahmud'un annesi Nakşıdil Sultan için büyük bir türbe ile yanında bir de sebil inşa edilmiştir. Bu eser dalgalı hatları, dışarıdan dilimli büyük kubbesi, oval pencereleri, yaprak biçimindeki kabartma süsleriyle barok üslûbunun Türk türbe mimarisindeki başarılı bir örneğidir.
Kütüphane. Fâtih Camii ve Külliyesi'nin bir kütüphanesi de vardı. Ancak kütüphane İlk kurulduğunda müstakil bir binaya sahip değildi. İstanbul vakıf kütüphanelerinin altın devri olan XVIII. yüzyılda caminin kıble tarafına kubbeli ayrı bir kütüphane binası inşa edilmiştir. Bu bina da son yıllarda çatladığından boşaltılarak içindeki kitaplar Süleymaniye Kütüphanesi'ne taşınmıştır. 1742'de inşa edilen kütüphanenin dış avluya açılan ve mermer merdivenlerle çıkılan kapısından başka caminin içine açılan ikinci bir kapısı vardır. Burada korunan kitapların rutubetten zarar görmemesi için pek çok benzerinde olduğu gibi yapının altında bir mahzen bulunur. Fakat bakımsızlık yüzünden kubbe ve duvarlarda gittikçe büyüyen çatlaklar bugün son derece tehlikeli bir duruma gelmiştir. Bu yüzden kütüphanenin tamiri önemli bir problem halini almış bulunmaktadır.
Medreseler. Fâtih Sultan Mehmed, şehrin fethinin hemen arkasından Öğretim faaliyetlerinin sürdürülmesi için Bizans'ın en büyük manastırlarından Pantokrator Manastrfnın keşiş odalarını medreseye çevirmiş, kilisesini de camiye dönüştürmüş ve başına çağının ileri gelen ilim adamlarından Molla Zeyrek'i tayin etmişti. Ayrıca camiye çevrilen Ayasofyanın yanında kurulan ilk medresenin idaresi de Molla Hüsrev'e bırakılmıştır. Fâtih Camii'nin iki yanındaki medreselerin yapımı 1470'te tamamlanıncaya kadar dersler bu medreselerde yapıldı. Külliyenin en değerli elemanlarını meydana getiren medreseler böylece Türkleşen İstanbul'un en Önemli öğretim merkezi olarak şehirdeki üniversitenin ilk başlangıcını teşkil etti.
Caminin iki yanındaki medreselere Sahnı Semân adı verilmişti. Bu büyük medreselerin dışında yine iki yanlarda, arazinin meyilli olmasından dolayı daha aşağıda yer alan Tetimme denilen hazırlık medreseleri inşa edilmişti. Bunlardan Marmara tarafında olanlar, Edirnekapı yönünde uzanan Fevzi paşa caddesinin genişletilmesi sırasında bütünüyle yıktırılmış. Haliç tarafında olanların yerlerine de bir ilkokul yapılmıştır. Ancak tamamen yok edilmeden önce rölöveleri çıkarılmadığından Tetimme medreselerinin tam ve doğru planlan yerine sadece tahminlere dayanan planlan çizilebilmiştir. Ayrıca bu yapıların mimari özellikleri de bilinmemekte, üzerlerinin bir çatı ile örtülü olduğu tahmin edilmektedir. Büyük medreselerden Haliç tarafındakilere Bahri Siyah (Karadeniz), Marmara tarafindakilere Bahrı Sefıd (Akdeniz} medreseleri denilmektedir. Bunlar Saraçhanebaşı'ndan Edirnekapı'ya doğru Baş Kurşunlu, Baş Çifte Kurşunlu. Ayak Çifte Kurşunlu, Ayak Kurşunlu medreseleri diye adlandırılıyordu. Bu eğitim yapılarının her biri on dokuzar hücre ve birer büyük kubbeli dershanemescidden oluşmuştur. Taş ve tuğladan yapılmış olan bütün bu medreselerin ortalannda revaklı avlular vardır. Fâtih Külliyesinin medreseleri 1766 depreminde cami ve diğer müştemilât binaları ile birlikte büyük ölçüde zarar görmüş, dârüşşifâ ihmal edilirken medreseler cami ile beraber derhal onarılmıştır. Ancak Tetimme medreselerinin yıktırılmasından sonra toprak tabakasının cadde seviyesine kadar indirilmesi yüzünden Akdeniz medreselerinin yan duvarları tehlikeli duruma girdiğinden bunları kalın gergi demirleriyle destekleme gereği duyulmuştur. Fâtih Külliyesinin ayakta kalabilmiş sekiz büyük medresesi, 1955'ten itibaren zaman zaman Vakıflar İdaresi tarafından büyük ölçüde onarılarak öğrenci yurdu halinde kullanılmaktadır.
Tabhâne. Fâtih Külliyesi'nin önemli parçalarından olan tabhâne, Akdeniz tarafındaki Baş Kurşunlu Medresesinin ilerisinde İnşa edilmiştir. Esasında misafirhane olan bu bina da bir medrese mimarisine sahip olup itinalı bir işçilikle yapılmış ve tabhâne fonksiyonu kalktıktan sonra medrese olarak kullanılmıştır. Mescid mekânının herhalde 1766'da yıkılan kubbesi 1956'dan sonra yeniden yapılmıştır. Burada ayrıca gerek külliyenin görevlilerine, gerek tabhânede kalanlara ve gerekse medreselerde barınan öğrencilere yemek çıkaran aşhaneimaret bulunuyordu. Arazinin yüksek bir yerinde inşa edildiğinden binanın altında ayrıca bir kervansaray yapılmıştı.
Dârüşşifâ. Tabhânenin simetriğinde, Karadeniz tarafındaki medreselerinin hizasında İstanbul'un Türk dönemine ait ilk hastahanesi olan dârüşşifâ inşa edilmişti. Burası ortası açık avlulu, etrafında hücreleri olan medreseyi andırır bir yapı idi. Güney tarafında kubbeli bir mescid vardı. Arşivdeki bazı belgelere göre dârüşşifânın mütevellisi Osman Ağa, 27 Zilkade 1239 (24 Temmuz 1824) tarihli yazısı ile binanın 1160 ([17471, doğrusu 1179 11766] olacak) zelzelesinde hayli harap hale geldiğini, metruk halde bulunan yapının üzerindeki kurşunların eksilmekte olduğunu bildirerek bunların kaldırılmasını, dârüşşifânın da yıktırılarak arsasının satılmasını istemektedir. II. Mahmud ise dârüşşifânın ihyasını veya hana çevrilmesini uygun görerek Hassa mimarı Mustafa'nın bir keşif yapmasını emretmiştir. Mütevelli ile iyi uyuştuğu anlaşılan mimar raporunda, dârüşşifânın üstü ahşap çatılı otuz beş odalı bir hana dönüştürülmesinin çok masraflı olacağını İleri sürerek fazla gelir sağlamayacak bu proje yerine dârüşşifânın yıkılmasının ve ahşap evler yapılmak üzere arsanın satılmasının daha uygun olacağını bildirmiştir. Böylece dârüşşifânın hücreleri ortadan kalkmış, yalnız mihrap kısmı çıkıntı teşkil eden ve keşif planında yemekhane olarak gösterilen kubbeli mescid bırakılmıştır. Bu bölüm Demirciler Mescidi adıyla bir süre kullanılmış, hatta Paspatis tarafından eski bir Bizans kilisesi kalıntısı olduğu sanılarak öylece tanıtılmış ve bir süre yayınlara bu şekilde girmiştir. Arşivde bulunan plan, dârüşşifânın gerçek düzeniyle mahalle mescidi olan kısmını açıkça ortaya koymaktadır.
1870'lerde çizilen İstanbul planında dârüşşifânın yeri yapı adalarına bölünmüş olarak görülmektedir. Ayrıca eski fotoğraflarda mescidin büyük kubbesi de belirlidir. İstanbul'da derin izler bırakan 1894 zelzelesinde DârüşşifâDemirçiler Mescidi'nin önemli ölçüde harap olduğu anlaşılmaktadır. 1895'te bir harabe durumunda olan bu yapı 1908'de Çırçır, arkasından da 1918 yangınında çevredeki ahşap evlerin yanmasıyla daha da harap olmuştur. Geçen zaman içinde bir daha onarılmayan bu bölüm tamamen yok olmuş. Eski Şifâhâne ve Keresteciler sokaklarının sınırladığı parsellerde de evler yapılmıştır. Bunların aralarındaki boş arsalarda 1950'lere kadar görülebilen son duvar kalıntıları bugün yok olmuştur. Önceleri buradaki evler bütünüyle istimlâk edilerek eski temelleri üzerine dârüşşifânın ihya edilmesi ve burada bir Fatih Kültür Merkezi'nin yapılması tasarlanmış, fakat bu da gerçekleşmediğinden arsa ve evlerin yerine apartmanlar inşa edilmiştir. Bugün dârüşşifâdan hiçbir iz kalmamıştır.
Muvakkhhâne. Çörekçi ve Boyacı kapıları arasında, Fatih Meydam'na bakan bir yerde olan muvakkithânenin esas binasının eskiden yapıldığı ve sık sık ahşap olarak yenilendiği bilinmektedir. Sadrazam Hacı Mehmed Paşa tarafından 1163'te (1749-50) ve III. Selim zamanında (1789-1807) tamir ettirilmiş, I918yangınında ise tamamen yanarak ortadan kalkmıştır.
Hazîre. Fâtih Camii'nin, kıble tarafında etrafı duvarla çevrili olarak uzanan naziresinde aralarında sivil, asker, ulemâ ve meşâyihten ünlü şahsiyetler bulunan pek çok kişi yatmaktadır. Genellikle XIX. yüzyıla ait olan bu kabirler arasında Plevne kuşatmasının ünlü kumandanı Gazi Osman Paşanın da türbesi yer alır.
Kervansaray. Fâtih Külliyesi'nin kervansarayı tabhâne ile aşhaneimaretin altında bulunmaktadır. 1766 zelzelesinden sonra külliyenin zarar görmesinden endişe duyularak içi toprak doldurulmuş ve tonozu kısmen yıkılmış olan bu bölüm 1980'li yıllarda Vakıflar İdaresi tarafından temizlenerek tamir edilmiş ve cadde tarafında önüne yapılan yeni dükkânlarla birleştirilmiştir. Bu sırada kervansarayın içinde, ne işe yaradığı anlaşılmayan ve hiçbir taşıyıcı görevi bulunmayan dikili durumda kalın bir taş sütun ortaya çıkmıştır.
Çarşı (Arasta). Fâtih Külliyesi'nin güney tarafında birçok dükkândan meydana gelmiş, vakfiyelerde de adı geçen büyük bir çarşı bulunuyordu. XVII. yüzyılın ikinci yarısında yazıldıkları tahmin edilen ramazannâmelerden birinde burası, "Beş kapısı vardır ayan / Ehli dilden olmaz nihân / Dükkânları kagir bina / Cedîd oldu öyle seyrân" mısraları ile anlatılır. İçlerinde saraç esnafı yerleştiğinden Saraçlar, Kavaflar çarşısı veya Saraçhane olarak adlandırılan bu çarşıya ait dükkânlar XX. yüzyılın başlarında oldukça eksilmesine rağmen birçok dükkân gözü hâlâ duruyordu. 1918'de büyük Fatih yangınından sonra bunlar da ortadan kalktığından külliyenin evvelce oldukça geniş bir alanı kapladığı eski bir şehir planından anlaşılan çarşısından bugün pek bir şey kalmamıştır. Ancak günümüzde Saraçhanebaşı mahallesinde Dülgerzâde Camii'ne komşu kagir tonozlu bir iki dükkân hücresinin bu çarşının son kalıntıları olduğu sanılmaktadır.
Hamam. Külliyenin güney tarafında bir de hamam yapılmıştı. Burada arazi çevreye nazaran daha derin olduğundan ve hamam bu çukurun içinde bulunduğundan "Çukur Hamam" olarak adlandırılmıştır. 1766 depreminde büyük ölçüde zarar gören hamam daha sonra tamir edilmediğinden başka maksatlarla kullanılmış ve zamanla harap olmuştur. Gh. Texier ancak uzun aramalardan sonra hamamı bulabilmiş ve tam doğru olmayan bir planını çizerek yayımlamıştır. Çok büyük ve oldukça süslü bir yapı olduğu anlaşılan Çukur Hamam bu tarihten sonra o derece tahribe uğramıştır ki İstanbul hamamları hakkında bir kitap yazan H. Gtück 1917 yılında bu yapının en ufak bir izini bile bulamamıştır.
Fâtih Camii ve Külliyesi'nin İstanbul'un şiddetli her zelzelesinden zarar görmesi sağlam bir zemin üzerine oturmadığını gösterir. Tetimme medreseleri gibi ona destek olacak bazı unsurların ortadan kalkması da yapıya zarar vermiştir. İstanbul'un fethinden sonra kurulan bu ilk büyük selâtin külliyesinin bugün pek çok parçasının eksilmiş durumda olması şehrin Türk devri tarihi bakımından büyük bir kayıptır.
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Aziz Mahmudun Vaaz Verdiği Yer Üsküdar Mihrimah Sultan Camii




Üsküdar Mihrimah Sultan Camii, Aziz mahmut Hüdayi hazretlerinin her perşembe akşamı vaaz verdiği yerlerdendir.

Üsküdar Meydanı`nda, iskelenin karşısında yer almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman`ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548`de yaptırılmıştır. Külliye Mimar Sinan`ın eseridir. Külliye bir cami, medrese, türbe, sıbyan mektebi, han, imarethane ve tabhaneden oluşmaktaydı. Bunların ancak bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.


Mimar Sinan bu külliyenin camisinde Ayasofya Camii`nin daha çağdaş bir modelini uygulamıştır. Genellikle cami girişlerinin üzerinde bulunan yarım kubbe kullanılmamıştır; bu nedenle camiye girildikten itibaren ana kubbenin altına ulaşılmaktadır. Caminin girişinde bulunan şadırvan dikkat çekici güzelliktedir.


Pencere kapakları ve kürsüde kullanılan ahşap üzerine kakma bezemelerle mermerden yapılan mihrap ve minber ince bir işçilik ürünüdür. Medrese caminin kuzeyinde bulunmaktadır. Günümüze kadar ulaşan medresenin iç mekanları yapılan müdahalelerle orijinalliğini yitirmiştir. Günümüzde sağlık merkezi olarak kullanılmaktadır.

Cami ile medrese arasında, biri Mihrimah Sultan`ın iki oğluna, diğeri ise Sadrazam İbrahim Ethem Paşa`ya ait iki türbe bulunmaktadır. Sıbyan mektebi caminin kıble yönündedir. Külliyeye ait tabhane, imarethane ve han günümüze kadar ulaşmamıştır

Yalan dünyâ değil misin? - Şiir



YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,
Sensin hod bir köhne karı,
Nice yüzbin erden geri,
Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhir-i kâr üryân edip,
Soyan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan bende,
Kimse mekân tutmaz sende,
Virân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,Meydana salan semendin,
Âleme mihnet kemendin,
Salan dünyâ değil misin?
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kere boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?


Aziz Mahmud Hüdâyî 

Kabul Edilmeyen Hediye

Sultan Ahmed'le Aziz Mahmud Hüdayi birbirlerini o kadar sever sayarlar, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, bu sevgi saygı ve bağlılıktan kaynaklanan bir çok olay ilgili kitaplarda yer almıştır. Sultan Ahmed, Şeyhi Aziz Mahmud'a bir hediye sunmak istiyordu Mürşidinin kendisinden bu hediyeyi kabul etmesi onu çok mutlu edecekti

Sultan Ahmed, Hüdâyî Hazretleri'ne hediye göndermiş, fakat o bu hediyeyi kabul etmemiştir. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu Gerçek din büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu

Padişah aynı hediyeyi, bu devrin maneviyat ulularından Şeyh Abdülmecid Sivasî Hazretleri'ne göndermiş, Hüdâyî Hazretleri'nin o hediyeyi kabul etmediğini söyleyince Sivasî Hazretlerigerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu: : "Padişahım! O Anka kuşudur, leşe tenezzül etmez" demiştir.

Daha sonra Hüdâyî Hazretleri ile karşılaştıkları bir sırada, Padişah, Sivasî Hazretlerinin bu sözünü ona nakletmiş, ondan da şu cevabı almıştır: "Hünkârım! Şeyh Abdülmecid bir deryadır. Deryaya bir damla pislik düşmekle pislenmez." Bu olay, bir taraftan âlimlerin idareciler karşısında, Hakk'ı söylemekte pervasızlığını, diğer taraftan da sofilerin birbirlerini iyilikle anma ve takdir etme geleneğini göstermesi açısından ibretli olduğu gibi, her iki şeyhin de kıvrak zekâsını, nüktedanlığını ve hazırcevaplılığını ortaya koyan bir belgedir.

Ziyaret Eden Kişi Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara